14 Ocak 2013 Pazartesi

BİZİM KÖYÜN "KELEŞ"İ...


                                                     Rıza Keleş
        Bizim köyde bir “Keleş” vardı. Adı Rıza soyadı Keleş’ti, ama herkes, “Keleş Rıza”, “Delirıza” diye hitap eder-seslenirdi. Keleş soyadının gerçek olduğunu kimse bilmez; lakabı olduğunu sanırdı. Keleş soyadını alması; yiğit olmasından mı, yakışıklı olmasından mı, başının kel olmasından mı, yoksa nüfus memurunun muzipliğinden midir bilinmez. Bilinen tek şey sadece köyde değil, bütün ilçede çocuğundan büyüğüne herkesi jest, mimik ve sözleriyle gülmekten kırıp geçirmesiydi.
         Rıza Keleş, muzip, kurnaz, aynı zaman da zeki bir insandı. Eğer onu bir rejisör ya da bir tiyatro ustası keşfetseydi, ilimizin, hatta Türkiye’nin ilk Kemal Sunal’ı olurdu.  Düğünler, bayramlar onsuz olmaz, olsa da tatsız tuzsuz olurdu. Hele misafir olarak gittiği bir evde, ya da bir toplantıda çocuklara takma dişlerini dilinin yardımıyla dışarı çıkarıp tekrar ağzının içine alması şaşkınlık yaratır, çok komik gelirdi. Takma diş nedir bilmeyen çocuklar gözlerini dört açar; aynı hareketi tekrarlaması için ısrar ederdi.
         Keleş’i 1960 ya da 1961 yılında Dursun dedemin babasının köydeki odasında tanıdım. Akraba çocuklarının:
         -Delirıza bizim odaya, Şamil Dede’nin odasına gelmiş, diye söylemeleri üzerine yanlarına gittim.
         Hakikaten başının ön tarafında hiç saç olmayan Delirıza, odadan içeri giren biz çocukları tepeden tırnağa süzdü. Ardından söylendiği gibi büyük dedeye çaktırmadan şaklabanlıklara başladı.
         Şamil Dede’nin resmi olmayan “köy hocası” olmasından mı, yoksa büyük olarak saygı göstermesinden mi şimdi tam çıkaramıyorum, ama Delirıza ona çaktırmadan takma dişlerini ağzından bizlere çıkarıp, şaklabanlıklar yapıyordu. Şamil Dede ona döndüğünde ise şaklabanlıklarına hemen son veriyordu. İçimizden:
        - Ne komik adam, şu Şamil Dede bir dışarı çıksa da gösterisine devam etse, diye dua ederdik.
         Şamil Dede, bu fırsatı bizlere sobaya odun atmak ya da gelinlerine yemek-çay söylemek için kapıya çıktığında veriyordu. Büyük dedenin dışarı çıkmasını fırsat bilen Delirıza bize tam bir tiyatro oyunu sunardı. Gülmekten yerlere yatırırdı. Şamil Dede içeri girdiğinde ise yine çok ciddi (!) bir adam olurdu.   
         Hele bir kış benim de okuduğum köy okulunda (o zaman ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydim) üç gün üç gece süren düğünde bir akşam sırayla büyük-küçük ayrımı yapılmadan söyletilen sıra türküsünde Delirıza’nın “Celal Oğlan” türküsünü içten söylemesi büyük alkış almış, tekrarlattırılmıştı. Belleğime kazınan ve hâlâ hüzünle dinlediğim türkünün sözleri şöyleydi:
            İpek mendil dane dane
                  Yudular serdiler güle
                  Ana Celal’i (Kamil’i) vurdular
                  Başucunda döne döne
                  Yavrum oy oy… Kamil oğlum oy oy…

                  Evlerinin önü yonca
                  Yonca kalkmış dam boyunca
                  Bu yoncayı kim biçecek
                  Celal oğlan (Kamil oğlan) olmayınca
                  Yavrum oy oy… Kamil oğlum oy oy…

                  Evlerinin önü arpa
                  Kırat gelir kırpa kırpa
                  Benim yavrum hastalanmış
                  Kuru yerde yata yata
                  Yavrum oy oy… Kamil oğlum oy oy…
              
        Bu türküyü içten gelerek söyleyen şaklaban bildiğimiz Delirıza hemen hemen herkesin gözlerinden yaşlar döktürmüştü. Hele türkünün içinde geçen Celal ismini o sırada askerde olan oğlu Kamil’in adıyla değiştirmesi düğüne katılanları çok hüzünlendirmişti. Daha sonra davul-zurna çalmaya başladığında da yerinde duramamış elindeki dolu rakı bardağını başının üzerine yerleştirerek, devirmeden oyun oynaması özellikle çocukları şaşkına çevirmişti.      
        Aynı yılın yaz ayında ailece İstanbul’a göçtük. Delirıza da o yılın sonbaharında İstanbul’a geldi. Aynı şaklabanlıkları bu kentte de hemşerileri arasında sürdürüyordu. Sırayla evlere, evler yetmiyor meyhanelere bile götürülüyordu. Sıla-gurbet türkülerinden buralarda da söylettiriliyor, rakı bardağını başının üzerine koyarak oyun oynamasını keyifle izliyor, alkışlıyorlardı.
       Bu matrak insanın köyde ve kentte yaptıklarını birçokları taklit etmeye çalışıyor, herkes birer “Keleş”, birer “Delirıza” olmak için çaba sarf ediyordu. Onun gibi yetenekli hemşerilerimiz de çıkmıyor değildi…
       Yalnız bu insanın kentte meyhanelerde yaptığı şaklabanlıklar ve meyhanedeki kadınlarla çektirdiği “hatıra fotoğrafları” köyde başına bin türlü belalar açıyordu. Bir tek kelime Türkçe bilmeyen karısı Melek’e fotoğrafları gösterme tehdit ve şantajlarıyla içki ziyafeti vermesini isteyenlere çok zaman boyun eğmek zorunda kalıyordu. Boyun eğmediği zaman da karısının ayakkabılı-sopalı kovalamasıyla kendini evden dışarıya zor atıyordu. Bu şakayı yapanları kahkahalara boğuyordu.
       Alevisi, Sunnisiyle herkesin sevgisini, saygısını kazanan Delirıza, aynı zamanda ormanı koruma bekçiliği de yapıyordu. Ormana gelenler çok sevdiği “Aslan Sütü”nden mutlaka getirirdi, getirmedikleri takdirde surat asmasından çekinirlerdi. Haa unutuyordum, “Aslan Sütü”nün yanı sıra azık da getirirlerdi, hep birlikte çam ormanında muhabbete dalarlardı. Dönüşte de beraberinde getirdikleri hayvanlarına yakacak odunlarını yükleyip, geldikleri istikâmete yönelirlerdi…
       Keleş, kentte de köyde artık bir fenomendi… Onsuz hiçbir sohbet olmuyor, onsuz bir düğün-dernek yapılmıyordu. Ta ki 1985 yılında orman içindeki köyünde (bir komşusunun dahi olmadığı) kendi evinde hayata gözlerini yumana kadar.
       Keleş’in cenazesi de bir düğün gibi kalabalıktı. İlçeden, köylerden, kentlerden gelenlerle cenaze evi dolup taştı. Keleş’in cenazesi toprağa verilir verilmez “canaşı yemeği”ni beklemeden beş kişilik bir grup ciple köyden ayrıldı.

                      “ASLAN SÜTÜ” İÇME VE KAZA…

       Grup, Delirıza Keleş’in de büyük bir keyif aldığı çamların arasındaki “Hoppiğin Suyu”nda cipi durdurdu. Ellerinde nevaleleri ile suyun başına geldiler. İlçeden aldıkları leblebi ve tulum peynirini mendillerinin üzerine yaydılar. Enfes suyla “Aslan Sütü”nü çay bardaklarında buluşturdular. Suyun rengini gökyüzündeki açık bulutlara dönüştürdüler. İçtikçe içtiler… Gökyüzündeki koyu bulutlara döndüler. Soğuk havada soğuk suyun başındaki muhabbet dönüp dolaşıp hep Delirıza’ya geliyordu. Söz Delirıza’ya gelince gülmekten karların üzerine yuvarlanıyorlardı… Birileri görecek olsa:
       - Yahu bunlar cenazeye mi yoksa eğlenmeye mi gelmiş, diye bir ara endişeye kapıldılar, ama sonra kaldıkları yerden şen-şakrak gülmeye, eğlenmeye devam ettiler. İçlerinden birisi Keleş gibi bardağı kafasına koyup oynamayı denedi, ama başaramadı. İnce belli beş bardaktan birinin eksilmesine sebep oldu. Kafadarlar, artık iyice çakırkeyif olmuşlardı.
       Grup arasındaki “Deli Nail”in:
       - Haydi toparlanın gidiyoruz! gür sesiyle biraz olsun kendilerine geldiler. Daha sonra keyifli içmeyi, muhabbeti bırakıp cipe doluştular. Şarkılar türküler eşliğinde ilçenin yolunu tuttular. Hızlarını alamamışlardı, cipin içinde de türküler söyleyip, el çırpıyorlardı.
       Keyifleri Düztarla’nın altındaki keskin viraja kadar sürdü. “Aslan Sütü” şişede durduğu gibi midede durmadı. Diğerleri gibi kafayı bulan ve arada arkadaşları gibi el şaklatan şoför cipi burada devirdi. İlçenin ileri gelenlerinden Deli Nail, cipin altında kaldı. Öteki arkadaşlarının da her biri bir yere savruldu. Kimisinin bacağı, kimisinin kolu kırıldı. Kimisinin de başı yarıldı, ama hiç birinin durumu Deli Nail’inki kadar vahim değildi. Deli Nail cipin altında inleyemiyordu bile…

                     “DELİ NAİL” CİPİN ALTINDA

       Cipin olanca ağırlığı Deli Nail’in üzerindeydi. Dili ağzından dışarı sarkmış, ağzından ve başından kanlar akıyordu. Akan kanı anında karlar emiyor, Nail’in ne kadar kan kaybettiği anlaşılamıyordu.
       Arkadaşlardan sadece kolu kırılan Hüseyin ile başından yara alan Turan ayaktaydı. Onlarda ne yapacaklarını bilemez vaziyette cipin etrafında dönüp duruyorlardı. Diğerleri de Deli Nail gibi cipin altında değil, ama karların üzerinde yatıyordu. Etrafta sanki onlardan başka kimseler varmış gibi:
       - Allah rızası için bizi kurtarın. Of aman… Ölüyoruz… diye feryat figan etmeleri bir işe yaramıyordu.
       Civarı çok iyi bilen Hüseyin’in aklına Düztarla’ya gitmek oradan yardım istemek geldi. Kendisine göre daha sağlıklı görünen Turan’a dönerek:
        - Haydi köye gidelim. Köyde birileri vardır, bize yardım eder, dedi.
        Turan, arkadaşının kendi köyüne gitmeyi önerdiğini sanarak:
        - Gardaş sen ne deyin? Ne köyü? Burası neresi? Bizim köy neresi? Gülen nerede? diye sızlanarak, aczini dile getirdi.    
        Diğerlerine göre kendisini çok iyi ve şanslı hisseden Hüseyin:
        - Sana Mank’a mı diyorum, Düztarla’ya gidelim diyorum. Hemen bu tarlanın üstündeki Düztarla’ya yürüyelim, belki orada birileri vardır, bize yardıma gelirler, diye cevap verdi.
        Turan’ın gözlerinin içi parladı:
        - Doğru mu söylüyorsun… Hay gözünün yağını yiyem. Haydi, hemen gidelim, yoksa cipin altında kalan Deli Nail’i kaybedeceğiz.
        İki arkadaş, karlara bata çıka, oflaya-puflaya Düztarla’ya yukarı yürüdüler. Hüseyin sol kolunun ağrısına dayanamıyordu. Sağ eliyle zaman zaman destek verdiği kırık kolu çok acı veriyordu. 
        Tarlanın bitiminde bir başka tarlanın sınırı başlıyordu. Yeni tarlanın sınırına vardıklarında köy görünmeye başlamıştı. Gözlerine karlar altında bacası gözükmeyen bir damı kestirdiler. Zorlukla damın kapısına vardılar. Vardıklarında hem acıdan hem de yokuş çıkmaktan ter içinde kaldılar. Tam kalın tahta kapıyı yumrukla döveceklerken, “Bölük”ün hırlamasıyla kendilerini tekrar geldikleri yöne doğru attılar. Ardından:
        - Ölüyoruz, evde kimse yok mu? diye bağırırlarken bir kadın odanın penceresini araladı. Ağzı burnundaki genç gelin yaşmağını indirip köpeği azarladı:
        - Hoşt… Hoşt…
        Ardından:
        - Kimsiniz? Ne istiyorsunuz? diye bağırıyordu ki orman bakım memuru Hüseyin’i sesinden tanıdı.
        - Ne oldu Hüseyin Bey? Bu haliniz ne? dedi.
        Bakım memuru Hüseyin’le Turan evin gelini Kudret’e:
        - Bacım hiç sorma… Bir bilsen başımıza neler geldi.
        - Ne oldu Hüseyin Bey, çabuk söyle?
        Dili hem soğuktan hem de içkinin etkisiyle iyice dolanan Hüseyin, zar zor:
        - Kaaaza yaptık. Şoförümüz cipi devirdi. Cipin altında kalan arkadaşlarımız var. Köyde bize yardım edecek kimse var mı?
       - Köyde iki komşu kızı ile benden başka kimse yok. Hepsi Keleş dayının cenazesine gitti.
       Hüseyin ile Turan:
       - Şimdi ne b.k yiyeceğiz, adam can çekişiyor. Biz bir şey yapamıyoruz, diye sızlanırken Kudret gelin:
       - Ben size yardım ederim, siz biraz bekleyin üzerime bir şeyler giyineyim geliyorum. Kudret, pencereyi kapadı gözden kayboldu. Kalın hırkasını giyinip çıkarken,  Hüseyin ile Turan’ı zangır zangır titrerken buldu:
        - Siz yavaş yavaş kaza yerine inin, ben komşu kızları Bahasor’a göndereyim. Belki orada birileri vardır.
        Hüseyin ile Turan, gelinden pek umutlu değillerdi, ama yapacakları da bir şey yoktu. Gelinin dediklerini yaptılar, ağır ağır geldikleri izlere basarak kaza yerine inmeye başladılar.
Kudret gelin, Ezo Gıco ile Sefil Haydar’ın kızlarını evlerinden aldı. Bakım memuru ile arkadaşlarının çay tarlanın altında kaza yaptıklarını, durumları ağır olanların bulunduğunu  izah ederek, iki kızı Bahasor’a uğurlarken, kendisi de ahırdan kalın bir sicim (urgan, ip) omzuna atarak ağır ağır kaza yerine gidenlerin izlerinden ilerledi.
        Kaza yerine vardıklarında Kudret gelin bir komutan edasıyla, karlar üzerinde “Of anam, öldüm anam, doğurmaz olaydın anam”  diye inleyenlere seslendi:
        - Bağırmayı ve yatmayı bırakın, ayağa kalkın…
       Ardından:
       - Bir süreliğine ağrılarınızı unutun, şu sicimin ucunu cipe bağlayın, dedi.
       Kazazedelerin hepsi bir çocuk gibiydi. Kudret gelinin söylediklerini aynen uyguluyorlardı, ancak hiç birinde güç takat kalmamıştı. İp bağladıkları cipi 10-15 santim kadar ancak kaldırıyorlar, güçleri daha fazla kaldırmaya yetmediği için dili dışarıda ve dişlerinin arasında kurtarılmayı bekleyen Deli Nail’in üzerine tekrar düşürüyorlardı. Adamcağız bağıramıyordu bile…
       Kudret gözüne karlar üzerine savrulan kara bir kutuyu fark etti. Yanına yaklaştı cipin aküsü olduğunu anladı. Kafasındaki planı uygulamak için kazazedelere bir kez daha emir verdi:
       - Haydi ağabeyler bir kez daha sicime asılın. Ben bu aküyü altta kalan amcanın başının yanına koymaya çalışacağım. Böylece cipin ağırlığı üzerine binmez. Sonra da cipin altında çekip alırız.
      Kazazedeler Kudret gelinin bu isteğini güç bela da olsa oflayarak-puflayarak yerine getirmek için bir hamle daha yaptılar. Allah’tan hepsine güç geldi. Cipi Deli Nail’in üzerinden yarım metre kadar kaldırdılar. Kudret gelin de el çabukluğu ile aküyü cipin altına yerleştirdi. Kazazedeler güç kaybedip sicimi bırakana kadar işini bitirdi. Cip bir kez daha Deli Nail’in üzerine düştü, ama bu kez bir zarar vermedi. İşte o anda hepsinin yüzünde bir sevinç belirdi. Kudret’in:
      - Haydin ne duruyorsunuz amcayı cipin altında çekip çıkaralım. Çok kan kaybediyor, sözleriyle harekete geçtiler.
                                  (Fotoğraf: Ali Kılıç'ın arşivinden)

                 KAĞNI ARABASIYLA YARALILARI TAŞIDI

      Deli Nail’i zor da olsa cipin altından çekip çıkardılar, karların üzerine yatırdılar. Kudret’in aklına kocasının kışın yakmak için meşe ağaçlarının arasına sakladığı ardıç pürleri (yaprak) geldi. O pürlerden bir kucak dolusu getirdi. Karların üzerinde yatan Deli Nail’in yanına yığdı, arkadaşlarına:
-         Çağmağı olan var mı? diye sordu.
Karlar üzerinde yatan Deli Nail hariç hepsi:
-         Var… Var, diye sevinçle cevap verdiler.
      Ardıç pürleri çıtır çıtır sesler çıkararak yanmaya başladı. Ardıç pürleri kısa süreliğine de olsa kazazedelerin ellerini ve yüzlerini ısıtırken, Kudret gelin bir kez daha yaralılara döndü:
-         Şimdi beni iyi dinleyin. Ben şimdi tekrar köye gidiyorum. Öküz arabasını koşup (öküzleri kağnı arabasına bağlamak) geleceğim. Bu amcayı öküz arabasıyla köye götüreceğim, dedi.
       Hüseyin’le Turan:
      - Biz de seninle gelelim, sen bu halinle arabayı nasıl koşacaksın, dediklerini duymadı bile Kudret gelin, yine geldikleri izlere basarak köye geri döndü. Köyde ahıra girdi, karınları tok, keyifleri yerinde geviş getiren öküzleri yattıkları yerden kaldırdı. Kapıya çıkardı, kağnıya bağladı. Kağnının üzerine yatak-yorgan serecekken Bahasor’a yardım istemeye giden kızlarla birlikte Pusans köyünden Nusret’in oğlu Erdal’ın yanına yaklaştığını fark etmedi bile…
      Erdal’ın:
      - Yenge sen bana bırak ben hallederim, demesiyle kendine geldi. 
      Kudret gelin:
      - Erdal gardaş sen bana yardım etme, acele nahiyeye git. Refahiye’den cenazeye gelenler cipi devirmişler. Birinin durumu ağır… Çok kan kaybediyordu. Ben ağır yaralı olarak karlar üzerinde bıraktım geldim. Sen şimdi Esirkağa seyirt. Oradan Nail amcanın yakınlarına bir telefon et, acele gelmelerini söyle. Adam kan kaybından her an ölebilir. Belki de ölmüştür.
     - Deme yenge, o kadar durumları kötü mü?
     - He ya kötü…
     Soğuktan ve koşturmaktan nefes nefese Düztarla’ya gelen Erdal, cenaze törenine geç kaldığı için Rıza Keleş’in köyüne gidememiş, Bahasor’da eylenmişti. Cenazeden dönenleri burada beklerken küçük kızların yardım isteğine koşarak gelmişti:
      - Tamam yenge, o vakit sen de oyalanma, ben hemen Esirkağ’a gidiyorum, dedi. Erdal, karlar üzerinde esen bir rüzgar gibi Esirkağ’ın yolunu tutarken, Kudret’te öküz arabasına koşulu öküzlerine, adeta yalvarırcasına:
      - Ha babam, de babam, diye mastasıyla dürterek, yol alıyordu.
      Çay tarlanın altına vardığında, Deli Nail’i hâlâ karlar üzerinde baygın bir şekilde buldu. Arkadaşları karga tulumba Deli Nail’i öküz arabasına serilen yün yatağın üzerine uzattılar. Yorganı da üzerine çektiler. Durumları pekiyi olmayan iki kişi daha öküz arabasına bindi. Hüseyin ile Turan:
       - Bacı sana çok zahmet oldu. Sen bunlarla köye çık. Biz ağır ağır geliriz, dediler.
       Kudret gelin:
       - Siz de arabaya binin…
       Hüseyin ile Turan:
       - Olmaz bacı, hayvanlara yazık. Hepimizi çekemezler.
       Kudret gelin elleriyle beslediği, güçlü-yiğit öküzlerine güveniyordu:
        - Siz de atlayın. Bunlar sizin gibi beş kişiyi daha taşırlar, diye kararlı bir şekilde konuşunca Hüseyin de Turan da iki tekerli öküz arabasının üzerine oturdu. Güçlü hayvanlar un çuvalı, buğday çuvalı taşır gibi yaralı insanları Düztarla’ya çıkarırken, devrilen cip çayda karlar arasında yatmaya devam ediyordu.
       Köye vardıklarında Kudret gelin durumu ağır olmayan misafirlerine odayı gösterdi. Altı ahır üstü oda olan damın merdivenlerini çıkmayı göze alamayan bazı yaralılar:
       - Bacı biz ahırda bekleriz. Çok üşüdük, burada hayvanların arasında ısınırız, deyince Kudret gelin:
       - Yok olmaz, merdiveni çıkmanıza gerek yok, evin arkadan da kapısı var. Düzayak, rahat çıkarsınız, dedi.

             KAYNAR SUYU BACAKLARINA DÖKTÜ

       Yaralılar oflaya puflaya arka kapıya yönelirken, Kudret gelin Deli Nail’in de üzerinde olduğu öküz arabasını arka kapıya yanaştırdı. Yine arkadaşlarının yardımıyla ağır hastayı odada açılan yün yatağın üzerine koydular. Konuklar, sobaya bolca odun atarken Kudret gelin de soban üzerinde fokurdayan demlikten çay yapmak için mutfağa yöneldi.
       Kudret mutfakta çaydanlığa çay koyarken, dizlerine kadar beyaz yün çoraplı yaralılardan biri, sobanın üzerinde kaynayan demliği buz bağlayan iki bacağına boca etti. Arkadaşlarının:
       - Ula ne ettin, nasıl yaptın! Bacaklarını haşladın, yaktın, haykırışlarını duymadı bile beyaz yün çoraplı adam…
       Kudret de mutfakta eğilip çaydanlığa çay dökmek istedi, ama bir daha doğrulamadı. Oturduğu yere çöküp kaldı. Karnındaki dokuz aylık bebeğin kendisini çok yorduğunu şiddetli gelen ağrısıyla anladı. Bir müddet öylece kalakaldı. Çöktüğü yerden doğrulup kalkmaya çalıştığı sırada, kapıda da bir hengame koptu. Ağlayan-sızlayan, bağırıp-çağıran insan kalabalığının sesi git gide yaklaşıyordu ki Kudret gelin kendinden geçti.
      İlçeden gelen iki arabadan birine Deli Nail’i, diğerine de Kudret gelini karga tulumba bindirdiler. Ağlamalar-sızlamalar, inlemeler arasında iki araç da hasta ve yaralıları Refahiye’ye yetiştirmek için henüz kontaklarını kapatmadıkları araçlarıyla alelacele yola koyuldular. Devlet Hastanesi’ne vardıklarında Deli Nail’i az kalsın kan kaybında kaybedeceklerdi. Yeterli tıbbi donanımın bulunmadığı hastanede ilk müdahalenin ardından  Deli Nail, Erzincan’a kaldırıldı. Doktorların uzun uğraşıları sonucu Deli Nail hayata döndürüldü. Kudret gelin de iki gün sonra nur topu gibi bir kız çocuğu dünyaya getirdi. İyileşen Deli Nail ile Kudret gelin, bacı-kardeş oldular. Deli Nail, hayatını kurtaran Kudret gelin ilçeye geldiğinde önüne gelen herkese:
      - İşte benim hayatımı kurtaran bu gelin. Bu benim bacım. Ne isterse yerine getirin, verin, diye söyler oldu. Kudret gelinin de köyünü içine alan “Gülen köyleri”ne birisi kötü bir söz söylediğinde hep karşılarına dikildi:
       - Keşke hepiniz, hepimiz o insanlar kadar değerli olsak, diye savundu. Her fırsatta Kudret gelinle kocası Hacı’ya misafir oldu. Yapabileceği bir şey olursa destek vermeye hazır olduğunu her yerde ve her ortamda söyledi durdu…              
(Yazı ve fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

10 Ocak 2013 Perşembe

ATEŞ NESİN



                                                 NANİK ATAK

Her gün onların

Bugün 10 Ocak çalışan gazeteciler günü
Yılın diğer günleri de hiç şüphesiz işsiz 
ve tutuklu gazeteciler günüdür!

9 Ocak 2013 Çarşamba

GÖP'TEN SİLİVRİ'DE 10 OCAK PANELİ...




Türkiye’deki 93 meslek örgütünün katılımıyla oluşturulan Gazetecilere Özgürlük Platformu  (GÖP) 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde (yarın) Silivri’deki çadırlarda, “Çalışan Gazetecilerin Sorunları ve İfade Özgürlüğü” konulu bir panel düzenleyecek.
Silivri çadırlarında saat 10.30’da başlayacak olan panele konuşmacı olarak TGC Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreter Yardımcısı Zafer Atay, TGS Genel Başkanı Ercan İpekçi, Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ) Başkanı Arne König, gazeteci Soner Yalçın ve Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Erol Aras katılacak.
Panelde, cezaevindeki gazeteci sayısı açısından dünya birincisi olan Türkiye’de ifade özgürlüğü alanında yaşanan sorunlar ve gazetecilerin çalışma koşullarındaki gerileme ile çözüm önerileri ele alınacak.
Katılımcılar, panel sonrasında, Ergenekon davasında tutuklu ve tutuksuz olarak yargılanan gazetecilerin yarınki duruşmasını da izleyecek.

10 OCAK ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ...



TGC AÇIKLAMASI...
                                      
       Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, 212 Sayılı Yasa’nın (5953 sayılı) yürürlüğe girişinin 52’nci yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada “Gazetecilerin çalışma koşullarının yanı sıra, ifade özgürlüğü düzeyinin de her yıl biraz daha geriye gittiğini” belirterek TBMM’yi göreve çağırdı. 
          TGC Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
         “Gazetecilerin sosyal ve ekonomik haklarında önemli iyileştirmeler sağlayan 212 Sayılı Yasa 10 Ocak 1961’de yürürlüğe girmiş ve gazeteciler tarafından “Çalışan Gazeteciler Bayramı” olarak kutlanır olmuştu. O günden bugüne çalışan gazetecilerin koşulları her gün biraz daha güçleşmiştir. Şöyle ki: Sendikasızlaştırma girişimleri: Uzunca bir süredir bu önemli yıl dönümünün “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılmasıyla sınırlı kalınması gazetecilerin içinde bulundukları koşulların da düzeltilmek bir yana ağırlaşarak sürdüğünü simgelemektedir. 
        Uygulanmasını zorunlu kılacak etkili yaptırımların bulunmaması ve sendikasızlaştırma girişimleri nedeniyle yasa, genelde yok sayılır bir düzeye indirgenmiştir. Yıpranma payı kaldırıldı: Bilimsel olmayan gerekçelerle yıpranma payının da kaldırılmış olması gazetecilik mesleğinin sürdürebilirliğini daha da zorlaştırmıştır. Gazetecilik faaliyetinin terör suçu kapsamında değerlendirilmesi: Gazetecilik faaliyetlerinin özellikle Terörle Mücadele Yasası’nın son dönemdeki yorumlarla “Terör Suçu” kapsamında değerlendirilmesi, demokratik ülkelerde benzerine rastlanmayan bir durumunda yaşanmasına yol açmıştır.
     70 gazeteci hapiste: 2008 yılından bu yana tutuklandığı belirlenen 190 gazeteciden 70’i gazetecilik faaliyetleri nedeniyle bu yıl da 10 Ocak’ı cezaevlerinde geçirmek zorunda kalmışlardır.Türkiye hapisteki gazeteciler açısından dünya birincisi: İfade özgürlüğü konusundaki eksiklikler giderilmezken, Türkiye’nin hapisteki gazeteci sayısı yönünden dünyada ilk sırayı alması da bu yılki anmanın en üzücü yanını oluşturmaktadır. 
     Tutukluluk sürelerinin ceza infazına dönüşmesi de Türkiye’nin bir başka ayıbını oluşturmaktadır.Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu olarak yukarıda özetlediğimiz sorunların çözümü için TBMM’yi bir kez daha göreve çağırma zorunluluğu duyduğumuzu belirtiriz.”

8 Ocak 2013 Salı

BAHÇIVAN NASIL PAŞA OLDU?


                                                
                                         TGC GENEL SEKRETER YARDIMCISI ZAFER ATAY
                                         NASIL "PAŞA TORUNU! " OLAMADIĞINI ANLATTI:

                 1890’lı yıllarda dedem Çinçin Hakkı Bey, Dâhiliye Nezareti’nde (İçişleri Bakanlığı’nda) müdür muavini olarak (bugünkü İstanbul'daki Valilik Binası) görev yapıyor. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda üç değişik paşalık var. Tabii önce orduda subay olarak hizmet eden ve yararlılık gösteren subaylara verilen bir unvan. İkinci grup bürokraside öne çıkan, başarılı olanlara verilen bir unvan (Mithat Paşa, Talat Paşa gibi). Üçüncü grup ise padişahın emriyle imparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşayan ve bulundukları yerlerde yaptıklarıyla ün salan kişilere verilen bir tür şeref unvanı…
            Çinçin Hakkı Bey’in görevleri arasında, imparatorluğun çeşitli bölgelerinden gelen paşalık taleplerini Saray’a bildirmek işi de var. Dedem Hakkı Bey, Antakya’da doğmuş, geniş bir aileye mensup bir kişi… İstanbul’a eğitim yapmak amacıyla gelmiş, eğitimini tamamladıktan sonra da Dâhiliye Nezareti’nde çalışmaya başlamış, burada yükselerek önemli bir makama getirilmiş. Bu göreve getirilince Antakya’dan kendisinin de tanıdığı üç-dört bey, paşalık isteklerini dedeme iletiyorlar, o da gerekli belge ve yazıları hazırlayarak Saray’a arz ediyor.
           Dönem Sultan 2. Abdülhamit dönemi… Dedemin Antakya’daki dostları dedemden haber çıkmayınca mektupla “Ne oldu bizim paşalık?” diye sormaya başlamışlar. Dedem de cevap olarak “Paşalık benim elimde değil ki ben durumunuzu Saray’a bildirdim, oradan cevap bekliyorum. Cevap alırsam sizi bilgilendireceğim” diyor. Ama paşalık bekleyenlerin mektupları artık öyle bir hal alıyor ki taciz durumuna varıyor, ha bire “Ne oldu bizim paşalıklar?” diye ısrarla soruyorlar.

                                  ŞALVARLI PAŞA!

           Dedem Çinçin Hakkı Bey, şair ruhlu, demokrat tavırlı bir adam. Bu tacizlerden artık sıkılıyor. Ve bir gün kendi kendine “Yahu bu paşalık bu kadar mı kıymetli" diyor ve Antakya-Samandağ’daki bahçıvanı adına da müracaatta bulunuyor. Bir süre sonra paşalık unvanları çıkıyor. Tabii bahçıvanın paşalığı da bunların arasında...
           Saray’ın yolladığı berat ve nişan Antakya’da önde gelen mülkü amirlerin katıldığı bir törenle "paşalık unvanı"nı kazananlara nişanları takılıyor. Manzara şu; yan yana duran ve paşalık unvanları kabul edilen üç tane beyefendi. Beyefendilerin sırtlarında redingotları, ipek kravatları, kalıplı fesleri, ayaklarında pırıltılı ayakkabıları ile huzurda bekliyorlar. Bir kenarda ise zavallı bir adam (bahçıvan) ayağında yarım pabuç, sırtında yamalı bir şalvar ve üstünde dökülen bir gömlekle boynu bükük bir vaziyette bekliyor. Törenle beylere nişanları takılıyor, ardından bahçıvana da nişanı takılıyor o da "Paşa!" oluyor. Soyadı kanunundan sonra bu paşanın ailesi "Paşa" soy adını alıyor. Hala o paşanın torunları Samandağ ilçesinde yaşıyorlar.
          İşin bir başka yanı da şu; rahmetli anne annem, birazcık dedemin maaşı da artar umuduyla, “Bey sende artık paşalık için başvursan iyi olur” diyor. Annemin babası Çinçin Hakkı Bey, o demokrat tavrıyla “Hanım sırası geldiği zaman” diyor, ama o sıra bir türlü gelmiyor ve dedem 50’li yaşlarda vefat ediyor. Anne anneme azıcık dul maaşı, anneme de çok az bir yetim maaşı bağlanıyor. Eğer dedem anne annemin sözünü dinmiş olsaydı bugün ben de “Paşa torunu!” idim… 
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

5 Ocak 2013 Cumartesi

ŞİŞECAM İŞÇİLERİNİN EYLEMİ...

         Anadolu Cam Sanayi-Şişecam Topkapı Fabrikası'nın 31 Aralık 2012 tarihi itibariyle kapatılmasını 9 gündür işyerlerinden ayrılmayarak protesto eden Kristal-İş Sendikası'na üye işçiler ve aileleri bugün de eylemlerine devam ettiler. 
        Şişecam Fabrikası’nın Eskişehir’e taşınmasını protesto eden işçilerin eylemlerini yakından görmek ve birkaç kare fotoğraf çekmek için bugün olay yerine gittim. Aslında Şişecam Topkapı Fabrikası’nın yeri bana hiç yabancı değildi. Çocukluğum ve gençliğim bu fabrikanın çok yakınındaki Çiftehavuzlar ve Namık Kemal mahallerinde geçmişti. Semte ilk geldiğim 1964 yılında Şişe Cam Fabrikası yoktu. Fabrikanın yeri, içinde meyve ağaçları da olan büyükçe bir tarla idi. Bu tarlanın üst kısmında hem tarlayı hem de meyve ağaçlarını bekleyen orta yaşlarda bir adam olan “Memet Ağa”nın derme çatma bir kulübesi vardı. Kulübenin yakınında da büyük bir su kuyusu vardı. Çocuklar bu kuyudan ve yılanlardan çok korkardı.   
       Mahallerin çocukları, Ayvalıdere’nin hemen kenarındaki bu buğday tarlasına sürünerek ya da süzülerek girer, erik ve incir ağaçlarına tırmanırlardı. Kendilerini fark etmediğini zannettikleri Memet Ağa’nın, daha bir iki erik-incirini yutmadan ağacın dibinde elinde taş ve sopayla beklediğini görürce ne yapacağını şaşırırlardı. Yedikleri taşlara ve sopa darbelerine aldırış etmeden ağaçtan atlayıp kaçarlardı. Mesafeyi biraz açınca da çok kızdığı “Karthoroz” ve “Kertenkele” kelimelerini sarf edip, adamcağızı ifrit ederlerdi. Bir kez de beni erik ağacının üzerinde görüp kovalamıştı. 
        Bu tarla sadece biz çocukların oyun ve eğlence alanı değildi. Sevgililer de bu tarlaya gelir, biçilmeye hazır ekinlerin arasında kaybolurlardı. Kendilerini fark eden çocukları ise ya bir çiklet ya da bir şeker vererek uzaklaştırırlardı. Fırlama tipler ise tarlanın bir yerini kendilerine siper edip, olan biteni izlemeye ve anlamaya çalışırlardı.
        Çocukların bu keyifli oyunu Şişecam Fabrikası’nın temelinin atıldığı yıla kadar devam etti. Fabrikanın temelini o yıllar başbakan olan Süleyman Demirel’in atacağı ve Demirel’in mahallemizden geçerek, fabrikanın kurulacağı alana gideceği haberleri yayıldı. Bunun  üzerine Adalet Partili Temel Aydın’ın bakkal-kırtasiye dükkanına uğrayabileceğini hesaba katan semt sakinleri ile biz çocuklar dükkanın önünde ve karşısında öbeklenmiştik. 
       Bugün fabrikalarının Eskişehir’e taşınmasını istemeyen işçilerin arasında fotoğraf çekerken, fötr şapkalı Süleyman Demirel’in kalabalık insanların sevinç alkışlarıyla temel atması gözlerimin önüne geldi. Ancak dalıp gitmem çok sürmedi, işçilerin protesto alkışları, ıslıkları ve sloganları maziden sıyrılıp bugüne dönmemi sağladı… 
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)       

ERTAN AŞAR'IN RESİM SERGİSİ...


        Ertan Aşar'ın portreden mimariye birçok konuyu işlediği, figüratif çalışmalarının çoğunlukta olduğu kişisel resim sergisi 22 Ocak 2013 tarihine dek Profilo Alışveriş Merkezi Sergi Salonu'nda gezilebilir.
        Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümü'nden mezun olan Ertan Aşar "Özdemir Altan'dan Düşünce Yansımaları" adlı teziyle de yüksek lisansını tamamladı. Öğrencilik yıllarından başlayarak  birçok karma sergiye ve çeşitli yarışmalara katılan sanatçı, 2010 yılından beri kendi adını taşıyan atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. 
       Resme başladığı ilk yıllarda soyut ekspresyonist bir tutum içinde olan Aşar, son dönem çalışmalarında ise daha çok tarihi figür ve objelerden ilham alarak bu öğeleri zaman ve mekân duygusunu ortadan kaldırarak çalışmalarında kullanmaktadır.(Fotoğraf: Rüya Özkalkan)

26 Aralık 2012 Çarşamba

SEDAT SİMAVİ ÖDÜLLERİ...

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) 2012 Sedat Simavi Ödülleri'ni kazananlara ödülleri dün akşam The Marmara Oteli'nde düzenlenen törenle verildi. (Fotoğraf: Raşit Yakalı)

24 Aralık 2012 Pazartesi

KAVALALI AİLESİ...

                            Kavala’dan İstanbul’a Bir Beyaz Türk 
                                            Ailesinin Öyküsü
          Osmanlı'ya yakın bir Paşa baba, Cumhuriyet'e âşık bir oğul. Küçük yaşta belinde silah Yunanlılara karşı topraklarına sahip çıkan bir adam… Zeynep Emeç’in Hüseyin Kavalalı’nın üç kızının en küçüğü Nakime Çullu'nun gözünden yazdığı bu kitap, sizi tarihin karanlık dehlizlerinde macera dolu bir yolculuğa çıkaracak.
          Zeynep Emeç tarafından yazılan, Destek Yayınları arasında çıkan bu biyografik romanda, Kavalalı Ailesi’nin Kavala-İskenderiye, İskenderiye-İstanbul hattında geçen hikâyesi anlatılıyor…
          Kavala'nın önde gelen ailesine mensup, dönemin fabrikatörü Hüseyin Kavalalı, İstanbul'da tütün ticaretiyle uğraşıyordu. Atatürk'ün isteği üzerine milletvekili oldu, İstanbul Ticaret Odası Başkanlığı yaptı, İş Bankası’nın ve dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı Mim Mim'in kurucuları arasında yer aldı... Tütün ticareti sayesinde hem ülkesine para kazandırdı, hem de tütün ticaretinin yurt dışına açılmasına liderlik etti. Hüseyin Kavalalı, son nefesini verene kadar vatanı için çalıştı.
         Hüseyin Kavalalı’nın üç kızının en küçüğü Nakime Çullu'nun gözünden yazılan bu kitap, sizi tarihin karanlık dehlizlerinde macera dolu bir yolculuğa çıkaracak… 
         Zeynep Emeç, kitabın yazılış hikâyesini şu sözlerle anlatıyor:
         “Soğuk bir kış akşamı tanıştım kitabın kahramanı, eşim Ali’nin anneannesi Nakime Çullu’yla. Krem rengi ipek gömleği, siyah kumaş eteği, arkadan toplanmış saçlarıyla kapıyı açtığında heyecandan kalbim yerinden çıkmak üzereydi. Sıcaklığıyla ve güler yüzüyle sakinleştim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım sohbette Saraçhanebaşı’ndaki köşkün güzelliğini dinledim. O kadar güzel ve keyifli anılarla dolu bir hayattı ki, yaşadığı yıllarca dinlemeye doyamadım. O dönemde gazeteci olarak çalıştığım için bilgileri sadece beynime kaydetsem de bir süre sonra kâğıda dökmeye başladım. Eşimin yıllardır biriktirdiği fotoğraf ve belgeleri aklımdaki notlarla birleştirdim. İlk sayfalarda her cümlenin arkasından bakıp düşünsem de bir süre sonra klavye kendiliğinden yazmaya başladı. Kimi zaman yazdıklarıma hayran kaldım, kimi zaman da onlardan düşmanım gibi nefret ettim. Ama kelimelerle anlaşıp orta yolu bulduk. Ben sevdim ilk çocuğumu, umarım siz de seversiniz...”

FENAMİZAH'IN YENİ SAYISI YAYINDA...

          Yayın yönetmenliğini Karikatürcüler Derneği Genel Sekreteri Aziz Yavuzdoğan'ın yaptığı uluslararası mizah dergisi FENAMİZAH'ın 52 sayfalık 11. sayısı yayınlandı.
        Türkiye'den ve dünyadan tanınmış karikatürcülerin yanısıra genç çizerlerin çalışmalarının da bulunduğu dergide, ülke gündemini yansıtan karikatürler, çizgi-romanlar, bant karikatürler, mizah yazıları ve öyküsü, sergiler, etkinlikler ve yarışmalar-duyurular yer alıyor.

www.fenamizah.com

BABIALİ'DE YANGIN...

                                          
Cağaloğlu'ndaki İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü binasında bugün sabaha karşı yangın çıktı. Yangın itfaiye ekiplerinin uzun uğraşıları sonucu söndürüldü. Tarihi bina kullanılamaz hale geldi. (Fotoğraf: Yılmaz Canel)

20 Aralık 2012 Perşembe

"VAY KİTABIN BAŞINA GELENLER"...

                                      
                                                 (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
          Gazeteci-yazar Emin Karaca’nın “Vaaay Kitabın Başına Gelenler” adlı kitabı Belge Yayınları’ndan çıktı.
          430 sayfalık kitabını okuyucularıyla buluşturan Emin Karaca, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Türkiye Merkezi ve Çevirmenler Meslek Birliği’nin TGC Lokali’nde bir araya gelerek kitap yasağı konusunun ele aldıkları toplantıda bir konuşma yaptı. Karaca, Türkiye’nin yasaklar cenneti ülkesi olduğunu belirterek, özetle şöyle dedi:
         “Kitap yasağı yıllardır pek çok yayıncı ve yazarların kâbusuydu. 1933’te Kazım Karabekir Paşa’nın ‘İstiklal Harbinin Esasları’ kitabı daha piyasa çıkmadan, matbaadan, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın çevresindeki arkadaşları Kılıç Ali, Recep Zühtü, Salih Bozok gibi kişilerce kamyona doldurularak Yeşilköy’de kireç ocaklarında yaktırıldı.
        1968’de Nazım Hikmet’in ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’ romanını yayınlayan Gün Yayınları’nın sahibi Mehmet Ali Ermiş, kitap toplatılıp kovuşturma açıldığında, sorgu yargıcına ifade verirken kalp krizinden öldü. Sonuç olarak kitap yasakları, yazarlara maddi manevi acılar çektirdi.” 

15 Aralık 2012 Cumartesi

RUHİ SU YÜZ KARİKATÜR SERGİSİ...

 Ruhi Su’nun 100. doğum yılı olması nedeniyle TMMOB ile Homur Mizah ve Karikatür Grubu’nun birlikte düzenlediği “Ruhi Su Yüz Karikatür Sergisi”, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası’nda açıldı.
Çok sayıda çizerin ve yurttaşın katıldığı açılış töreninde Ruhi Su Dostlar Korusu bir konser verdi. 30 Aralık tarihine kadar açık kalacak sergi, her gün 09.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

13 Aralık 2012 Perşembe

UĞUR MUMCU FUTBOL TURNUVASI...

                                
      CHP Maltepe İlçe Başkanlığı Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Birimi’nin organize ettiği “Uğur Mumcu Futbol Turnuvası”  15 Aralık 2012-26 Ocak 2013 tarihleri arasında yapılacak. 
     24 Ocak 1993 tarihinde aracına konulan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitiren gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun adını yaşatmak amacıyla Maltepe Başıbüyük Stadyumu’nda yapılacak turnuva, 16 mahalleden 160 CHP üyesinin katılımıyla gerçekleşecek. Turnuva finali ise CHP İstanbul 1. Bölge milletvekillerinin katılımı ile 26 Ocak günü yapılacak.
     CHP Maltepe İlçe Başkanlığı Basın Yayın Halkla İlişkiler Birimi’nden yapılan açıklamada, “Turnuvanın bütün masrafları parti üyelerinin kendi ceplerinden karşılanacaktır. Turnuvanın geleneksel hale dönüşmesi için de her türlü çalışma yapılacak” denildi.