7 Şubat 2020 Cuma

DATÇA BADEM ÇİÇEĞİ FESTİVALİ...


















Muğla-Datça’da bu yıl üçüncüsü düzenlenen “Datça Badem Çiçeği Festivali” bugün başladı. Muğla Büyükşehir Belediyesi ile Datça Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği festival, 9 Şubat Pazar günü sona erecek. Festivalin ilk gününde en dikkat çeken Hızırşah köyünden gelen kadınların sunduğu semah gösterisinin ardından sergiledikleri;  “Kadına Şiddete Hayır”, “Kadın Cinayetlerine Son”, “Çocuk Gelin Yoktur! Çocuk Vardır”, “Çocuk Bedenime Dokunma!” oyunu oldu. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

23 Ocak 2020 Perşembe

BEKLEDİĞİ "PANDORA'NIN KUTUSU" MU?

        “Pandora’nın Kutusu” içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bir kez daha açıldı; her tarafta kan, gözyaşı, hastalık, yolsuzluk, savaş ve açlık yeniden baş göstermeye başladı. 
       En son Çin’de insandan insana geçen virüs can almaya devam ederken doktorlar, bilim adamları ve ülkeler hastalığın yayılmaması için çareler arıyor, fotoğraftaki kedi ise açılan “Pandora’nın Kutusu”ndan geriye kalan “Umut”u adeta koruyor… (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

DATÇA...

                                               (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

19 Ocak 2020 Pazar

DOĞADAN...


                                         (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

13 Ocak 2020 Pazartesi

"AK MELEKLER" SELAM DURUN...

                                                           
                                                     Azimet Çankaya
  
                            Ak meleğim göç eylemiş yurdundan
                             Havalanmış minnet etsem iner mi?
                             Can çıkmazsa o kurtulmaz bu demden
                             Alev almış ateş dağı söner mi?

                             Dertli olanlara elbet zar gelir
                             Geniş dünya tek başına dar gelir
                             Ellere yaz bahar bana kış gelir
                             Ben yanarım eller beni kınar mı?

                             Metin’iyem daha giymem alları
                             Viran olsun Çamşıhı’nın elleri
                             Sele verem dağı taşı çölleri
                             Aklı olan bu dünyaya kanar mı?

            Ah bu türküler… 
Bedri Rahmi Eyüboğlu diyor ya; “Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım”… Eyüboğlu sanki Sivas-Çamşıhlı Âşık Ali Metin’i işaret ediyor. Ne diyor Âşık Ali Metin:

                             Metin’iyim daha giymem alları
                              Viran olsun Çamşıhı’nın elleri
                              Sele verem dağı taşı çölleri
                              Aklı olan bu dünyaya kanar mı?

          İşte ne yazık ki aklımız duygularımıza hakim olamıyor, hep bu dünyanın yalanına dolanına kanıyor. Ölmeyecekmişiz, dünya durdukça yaşayacakmışız gibi kalp kırıyor, insan üzüyoruz. Ozan Ali Metin, yukarıdaki sözleriyle bu dünyada istediğini yapamadığından-alamadığından yakınıyor, doğduğu memlekete sitem ediyor; dağını, taşını, toprağını sele veriyor…
         Değerli büyüğümüz-akrabamız-canımız Azimet Çankaya da doğduğu toprak olan Refahiye’yi sele verip gitti. Dost meclislerinde, özel günlerde hep Âşık Ali Metin’in bu türküsünü söyler ve son kıtanın bir mısrasını “Viran olsun Refahiye elleri” diye değiştirirdi. Uzun yıllar çektiği şeker hastalığı, buna bağlı olarak gelişen böbrek yetmezliği ve haftada iki-üç gün diyaliz makinesine bağlılığı sanırım bu türkü vasıtasıyla biraz olsun azalıyor, rahatlatıyordu.
         Aslında Çankaya’nın ki de Âşık Ali Metin gibi doğduğu topraklara bir sitemdi, yakınmaydı. Yani; “Ey Erzincan! Ey Refahiye! Eğer benim karnımı doyursaydın, ne işim vardı gurbet ellerde” demek istiyordu. Şayet gurbetlik olmasaydı Çankaya, belki daha uzun yaşayacak, bu hastalıkların hiç birisiyle boğuşmayacaktı.    
         İstanbul-Kartal’da 12 Ocak Pazar günü Hak’ka yürüyen, 1980 öncesi DİSK-Maden-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Rabak Kablo Fabrikası’nda “İş Yeri Temsilciliği”ni yapan aydın insan Azimet Çankaya büyüğümüz, hani sevdiklerimize sitem ettiğimiz gibi, o da şimdi sitem ettiği Refahiye yolunda. Çankaya 14 Ocak Salı günü doğdu Pusans Köyü’nde kara toprakla buluşacak.
        Bedri Rahmi Eyüboğlu; “Bana bir bardak su’ dercesine/Bir türkü söylemeden gidersem yanarım” diyor ya, sen yanmadan gidiyorsun Azimet Çankaya, zira sen türkünü söyledin, yakacaklarını yaktın, sele vereceklerini verdin…
        Yıldızlar yoldaşın, kara toprakla buluşman huzurlu olsun Can Çankaya…
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)




12 Ocak 2020 Pazar

CARETTA CARETTA VE DATÇA...





                            Datça-Liman'da Carretta Caretta ve Datça fotoğrafları...
                                    (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

4 Ocak 2020 Cumartesi

MİNİ CEZAEVİ MÜZE OLUYOR...

          Datça'da yaklaşık 120 yıl önce inşa edilen ve 2002 yılına kadar kapalı ve yarı açık cezaevi olarak kullanılan 8 kişilik tarihi bina restore ediliyor. Muğla-Datça Belediyesi tarafından kamulaştırılan bina "Demokrasi Müzesi" olacak. Etrafındaki yeşil alan ise "Sınırsızlık Meydanı"na dönüştürülecek.
         12 Eylül 1980 sonrası kapatılan CHP'nin genel başkanı olan Bülent Ecevit'in tutuklu kaldığı dönemde yatmak istediği cezaevi olarak da bilinen dört odalı, 80 metrekare kapalı alana sahip tarihi bina belediye tarafından iki yıl önce kamulaştırılmıştı. 330 metrekare bahçesi olan tarihi binanın bahçesi de bitişiğindeki 300 metrekarelik yeşil alan ile birleştirildi.
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

29 Aralık 2019 Pazar

KNİDOS FOTOĞRAFLARI...




                                            (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

27 Aralık 2019 Cuma

DATÇA BADEMİ ÇİÇEK AÇTI...

                     Datça Knidos-Yazıköy'de baharın müjdecisi olan bademler 
                                              çiçek açtı.... 
                                  (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

21 Aralık 2019 Cumartesi

DATÇA FOTOĞRAFLARI...

                           
                                              Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu

25 Kasım 2019 Pazartesi

"ASPARAGAS"IN KÖKENİ...

   
Ergin Konuksever: “Asparagas kelimesi Yener Tuğrul ile Yurdaer Acar’ın iki gencin fakirliklerini anlattıkları hayali bir röportajla basın diline girdi”
Rahmi Turan: "Yeşilçam senaryolarına konu olacak türden bir olaydı ve Asparagas haber Hürriyet'te iki muhabirin meslek hayatlarının sonu oldu"
Demir Feyizoğlu: "Haberin çıktığı gün Hürriyet'in telefonları susmadı"
Yurdaer Acar: "Şimdiki Asparagas'ların yanında bizimki hiç bir şey değil"
            
                                   Yurdaer Acar
          Sözcü gazetesi başyazarı Rahmi Turan, 20 Kasım Çarşamba günü “Müthiş Bir Haber!” başlığıyla kaleme aldığı yazısında Saray’a yakın bir haber kaynağından aldığı bilgiyi aktardı. “ASPARAGAS” haber de bu yazıyla yeniden gündeme geldi. Asparagas’ın nasıl ortaya çıktığı konusuna girmeden önce Rahmi Turan’ın, köşesinde özetle neler yazdığına bir göz atalım:
         “Haber kaynağım; 9 Kasım akşamı çok önemli bir siyasetçi sizin ‘Saray’ bizim ‘Külliye’ dediğimiz yerde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın huzuruna çıktı. CHP’li olduğu belirtilen o önemli kişinin Tayyip Erdoğan ile memleket meselelerini konuştuğu, Erdoğan’ın ona:’Türkiye’nin güvenliği için senin CHP Genel Başkanı olman gerekir’ dediği belirtildi.
      Şimdi “Kim bu önemli CHP’li?” diye soracaksınız değil mi?
Külliye’ye, yani Saray’a yakın haber kaynağım bana önemli bir CHP’linin adını söyledi. Ben de bunu sormak için o kişiyi aradım fakat tüm çabalarıma rağmen ulaşamadım.
     Onayını almadığım için de hiçbir isim açıklamıyorum”.
       Bu yazıdan sonra Türkiye’de yaşanan yoksulluk, açlık ve işsizlik ile Amerika’nın başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki planlarını unutturdu. Deyim yerindeyse yer yerinden oynadı. Bu kişinin CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce olduğu adı ortaya atıldı. İnce, twitter hesabından; “İspatlanırsa kendimi Taksim Meydanı’nda yakarım” dedi.
       CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir televizyon kanalında konuya ilişkin soruları yanıtladı. Kılıçdaroğlu, böyle bir olaydan haberi olduğunu belirtti, ardından şunları söyledi:
       “Bu haberle mademki siz diyorsunuz ki Türkiye çalkalandı. Her konuda konuşma yapan Erdoğan niye bu konuda konuşmuyor. Erdoğan desin ki ‘yok efendim böyle bir şey. Ben kimseyle görüşmedim, kimseyi davet etmedim'. Buradan Erdoğan’a açık net soruyorum; bu haber doğru mudur, yanlış mıdır? Herkes konuşuyor. Dikkat edin sadece susan Erdoğan…”
        Tabi Saray’da oturan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu iddia karşısında sessiz kalmadı, o da 21 Kasım’da İzmir’de partisinin il başkanlığındaki törende çok ağır bir dille yanıt verdi:
        "Arkadaşlarım gerekli cevabı verdiler. 'Böyle bir görüşme olmadı' dediler. Ve bunu haber yapan gazeteci kayıp... Bay Kemal senin hayatın yalan. Bak İzmir'den milletvekili olduğun ilden sesleniyorum sana. Eğer yiğitsen ben cumhurbaşkanlığımı ortaya koyuyorum. Acaba sen genel başkanlığını ortaya koyabiliyor musun? İspat ettin, ettin. Etmediğin takdirde CHP'nin genel başkanlığından çek git. O gazetenin köşe yazarı da bu da... Bunların hayatı yalan."     
         Öte yandan, tartışma yaratan iddianın kaynağı olduğu açıklanan gazeteci Talat Atilla, 23 Kasım akşamı Twitter hesabından paylaştığı mesajda, haberi kendisinin yapması gerektiğini ve asla kaynağını açıklamayacağını belirtti.
                    İNCE’NİN BASIN TOPLANTISI

          Muharrem İnce, hızını alamadı, 24 Kasım Pazar günü Yalova’nın Elmalı köyündeki baba evinin bahçesinde bir basın toplantısı düzenleyerek, böyle bir ziyaretin olmadığını, olayın bir komplo ve CHP içindeki “kumpasçıların” işi olduğunu vurguladı.
         Açıklamalar ve suçlamalar peş peşe gelirken, İngiltere’de olduğunu bildiren Rahmi Turan, 25 Kasım Pazartesi günü konuyla ilgili bir yazı daha kaleme aldı:

                      TURAN: “SORUMLULUK BANA AİT”

         “İç sayfadaki TOKMAK-2 sütunumda yazdığım “Müthiş bir haber” başlıklı yazı birkaç gündür Türkiye'nin bir numaralı gündem maddesi oldu.
          Bu kulis bilgisini meslektaşımız Talat Atilla'dan almış, yüzde yüz doğru olduğuna dair teminat verince, ona güvendiğim için yazmıştım. Yanlış değerlendirdiğim anlaşılıyor.
          Haber Cumhurbaşkanı Erdoğan ve CHP'li Muharrem İnce tarafından kesin bir dille reddedildi.
          Böyle olunca, bazı çevreler SÖZCÜ'ye, insan yiyen Piranha balıkları gibi saldırdılar!
Yazdığım yazının tüm sorumluluğu bana aittir.
         
                                ASPARAGAS NASIL ORTAYA ÇIKTI?
        
         Şimdi gelelim asıl konumuza; “ASPARAGAS” kelimesinin Türk basınının diline nasıl yerleştiğine…
         Asparagas olayını ilk önce 2007 yılında yayımlanan “Hazandan Önce Bâbıali” kitabımda gazeteci Demir Feyizoğlu şöyle anlatmıştı:
       “Bu kelimenin nasıl dilimize girdiğini bilen ya yoktur ya da çok azdır. Asparagas kelimesi bugün ülkemizde yalan, palavra, uydurma gibi anlamlarda kullanılıyor. Sanıyorum 1970’li yıllardı. O zaman Hürriyet gazetesinde çalışıyordum. Bir sabah gazeteye geldiğimde, her zaman olduğu gibi ilk önce gazeteyi açtım. Birinci sayfadan çok büyük gösterilmiş bir haber vardı. Kocaman da bir resim… Bu resim kocaman bir çadırı gösteriyordu. Çadırın üzerinde yine büyükçe bir yazı vardı; ‘ASPARAGAS’… Çadırın önünde ise biri kadın, diğeri erkek hippi tipli iki genç duruyordu.
       Hikâyesi ilginçti; yurt dışından gelen bu iki hippi, o zamanlar tamamen boş olan 4. Levent’te çadır kurmuş ve burada yaşıyorlardı. Tabii bir süre için… İşin özeti buydu. Hürriyet’in iki elemanı da bu resmi çekmiş ve hikâyesini anlatmışlardı. Enteresan bir haberdi elbette…
        O gün saatler ilerledikçe Hürriyet’in telefonları susmadı. Arayan okuyucular şöyle diyorlardı: Bu gençler bir süreden beri burada çadırda yaşıyorlardı. Yabancı değil Türklerdi… Tüm hikâyeleri de yalandı. Yani bu düzmece bir haberdi…
        Bunun üzerine haberin fotoğrafını çeken Y.A. ve yazıyı yazan Y.T. sorguya alındı. Y.A. ve Y.T. olayın doğru olduğunu iddia ettiler. Ama gazete yönetimi inanmadı. Deneyimli bir gazeteci olan K.Ö.’yü olayı aydınlatmak için görevlendirdiler. K.Ö. hemen ekibi ile olay yerine gitti. İki genç çadırlarını topluyorlardı. Evet, bunlar gerçekten Türk’tü. Haber de organize edilmişti. Hürriyet elemanları ile iki genç bu işi organize etmişti. Her şey gün gibi açığa çıkmıştı. Deneyimli ağabeyimiz K.Ö. gazeteye dönüp raporunu verdiği anda ASPARAGAS, yani yalan, uydurma, palavra haberi yazan Y.A. ve Y.T.’nin işine son verilmişti. İşte o günden sonra bu ASPARAGAS kelimesi dilimize girdi.”

                   TURAN’IN “ASPARAGAS” YAZISI
        
       Ne ilginçtir ki ASPARAGAS olayını Rahmi Turan da 27 Eylül 2009 tarihinde Hürriyet gazetesindeki köşesinde kaleme almış. Turan’ın konuyla ilgili yazısı ise şöyle:
      “Gazetecilik mesleğinde çok ilginç hikâyeler vardır. Basın tarihine geçen ‘Asparagas olayı’ bunlardan biridir. Yalan haber tanımlamakta kullanılan ve önce “Azparagas” olan, sonra “Asparagas” diye değişen kelimeyi her gazeteci bilir ama aslının ne olduğunu çok kişi bilmez.
         Hürriyet’in New York Bürosu Şefi Doğan Uluç, basınımızın son 50 yılını anlatan“Olaylar içinde olaylar-KUPA ASI” adlı ilginç anı kitabında, Babıâli tarihine geçen bu olayı ayrıntılarıyla anlatıyor. (Doğan Kitap)
          Tarih 14 Nisan 1963... Hürriyet’in birinci sayfasında yayınlanan haber günün konusu oluyor. Yeşilçam senaryolarına konu olacak türde bir olay bu...
         Doğan Uluç şöyle anlatıyor:
        O gün istihbarat salonuna foto muhabiri Yurdaer Acar telaşla giriyor. Elindeki büyük fotoğrafları masamın üstüne koyuyor:
        “Bomba gibi bir haber yakaladık. Bak şunlara...”
         Resimlerde, ağaçlar arasında bir kulübe var. Önünde kovboy şapkalı bir erkek, parmakları gitarın tellerinde, yanında genç bir kız... Diğer resimlerde kızla erkek ocakta yemek pişiriyorlar.
        Yurdaer “Amerikalı bir sanayicinin kızı bu. Tanıştığı Türk gencine sırılsıklam âşık olmuş. Bebek sırtlarında bir kulübede yaşıyorlar. Hikâyeleri çok ilginç” diyor.
Yurdaer’i dinlerken Uluç’un gözü, kapının üzerinde iri harflerle yazılı “Azparagas” sözcüğüne takılıyor:
        “Ne demek Azparagas?”
         Yurdaer “Bunlarda para az, gerisi gaz” diyor.
         Bu atlatma haberi yakalayan muhabir ise Yener Tuğrul... O anda haberi yazmakla meşgul...
         Ertesi günü resimli haber birinci sayfadan patlıyor gazetede... Başlık:
“Amerikalı kız, Türk sevgilisiyle bir gecekonduda yaşıyor”.
         Olay güya şöyle: “Yaşar Sönmez adlı 21 yaşındaki Türk genci New York’ta Betty Asbade ile tanışıyor. Amerikalı bir sanayicinin kızı olan 19 yaşındaki Betty, öğrenci Yaşar’a âşık oluyor. Yaşar’ın eğitimi bitiyor, gemiyle Türkiye’ye dönerken, Betty rıhtımda gözyaşları döküyor. Türk öğrenci ailesine Amerikalı kızla evlenmek istediğini söylüyor. Babası şiddetle karşı çıkıyor.
       Bu arada sevgilisini özleyen Betty uçağa atlayıp İstanbul’a geliyor. Bebek sırtlarında bir gecekonduya yerleşiyorlar. Yemeklerini kulübede pişirip, nikâh gününü beklerken de, Yaşar geceleri gitar çalarak sevgilisine aşk şarkıları söylüyor. Tam filmlik senaryo!
       Muhabir Yener Tuğrul ve foto muhabiri Yurdaer Acar bu haber için büyük para ödülü alıyor ama iki gün sonra olayı araştıran bir başka gazetede haberin uydurma olduğu şöyle ilan ediliyor:
       “Amerikalı kız ile Türk sevgilisi haberi tamamen yalan. Kız Amerikalı değil Türk. Gitarlı genç ise erkek kardeşi... İki kardeş, bir deniz subayının çocukları!”
Bu skandal üzerine büyük gürültü kopuyor. Hürriyet’in o zamanki Genel Yayın Yönetmeni Necati Zincirkıran çok kızıyor. Olay, iki muhabirin meslek hayatlarının sonu oluyor!
        SONUÇ: O günden sonra Yener Tuğrul bir daha ortalıkta görünmüyor. Kovulacağını anlayan Yurdaer Acar çalışmak üzere İngiltere’ye gidiyor.
Babıâli’ye ise “Asparagas” sözcüğü miras kalıyor.
         Basın dünyasında, uydurma haberler için 46 yıldır “Asparagas” tabiri kullanılıyor.”

                        ERGİN KONUKSEVER ANLATIYOR

                                         (Fotoğraf: Ali Kılıç)
           ASPARAGAS olayını 14 Temmuz 2010 tarihinde bir de usta gazeteci Ergin Konuksever’e anlattırmıştım:
         “Bu çocuklar Milli Birlik Komitesi üyesi hava albay Haydar Tunçkanat’ın çocukları. Olay Levent sırtlarında geçiyor. Tunçkanat, Amerika’da gemiyle bir araba getirmiş. O arabanın sandığını çocukları gecekonduya çeviriyorlar. Hürriyet’in foto muhabiri Yurdaer Acar ile muhabiri Yener Tuğrul, iki kardeşi konu mankeni olarak buraya sokuyorlar; “Milyoner kızı aşkı için Türkiye’ye geldi!”
         Kız şalvar giymiş, önünde pompalı gaz ocağı var. O pompalı gaz ocağında yemek yaparken (gaz ocağını pompalarken) Yurdaer fotoğraf çekiyor. Fakirliklerinin ifadesi “az para” bir de gazocağının “gaz”ını ekliyorlar. Gecekondu’nun giriş kapısının üzerine de “Azparagaz” yazıyorlar... Bu da aşklarının ifadesi oluyor...
         Bu haberi üç dört gün Hürriyet gazetesi manşetten verdi. Akşam’ın sahibi Malik Yolaç, Celalettin Çetin de gazetenin “Beyoğlu Muhabiri”. Malik Yolaç, “Bak millet neler yazıyor. Sen de bul şunları konuş” diyor.  Malik Yolaç, o sıralar rakip gazetenin yalanını ortaya çıkaran gazetecilere prim veriyordu. Celalettin Çetin de olay yerine gidiyor. Bakıyor o sırada bir kız balkondan halı silkeliyor. Celalettin Çetin, 'Kardeşim burada bir milyoner kızı ile bir çocuk yaşıyormuş' diyor.
         Kız da; 'Onu bana sorma içeride ağabeyime sor' diyor. Çetin, konu mankeni genç çocukla ve kızla konuşuyor. Dönüyor geliyor, yalan haber olduğunu Akşam’da yazıyor. 

                  NECATİ ZİNCİRKIRAN'DAN İHTAR...

       Yurdaer Acar ile Yener Tuğrul o sıralar Hürriyet’in Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran’dan ihtar alıyorlar. Onlar da 'Bizi kandırdılar' diyorlar, işi kurtarıyorlar. Ama daha sonra 'Papazın kızı Müslüman oldu!' diye bir yalan haber daha yapıyorlar. Kanun kitabını da Kuran-ı Kerim diye kızın başının üzerine koyduruyorlar. Yine Celalettin Çetin araştırıyor, kızın papazın kızı olmadığını, kitabın da Kuran-ı Kerim olmadığını ortaya çıkarıyor. Bunun üzerine Hürriyet ikisini de çıkardı.
      Yurdaer Acar o sıralarda ABD’den İstanbul’a gelen bir kızla tanıştı. O kızın arkasından Londra’ya gitti. Kız oradan Avusturalya’ya ağabeylerinin yanına gitti. Sonra Türkiye’ye döndüler. İki kızları oldu. Geldiğinde bu kez Akşam gazetesine girdi. Ben o sırada Günaydın’a geçtim. Yurdaer de Günaydın’a geldi. Sonra bu kadından ayrıldı. Yuardaer sonra İstanbul’da reklâm stüdyosu açtı. Bir kez daha evlendi. Karısı kanserden öldü. Levent’te evi vardı, o evini sattı. Bir ev Bostancı’da, bir ev de Bodrum’da aldı. Annesinden kalan evini de sattı.
      Yurdaer’in biri erkek, iki kardeşi vardı, ikisi de trafik kazasında öldü. Kız kardeşi Sarıyer dolmuşundayken bindiği araç denize uçtu. Kız araç içinde boğularak öldü. Yedek subay olan (asteğmen) erkek kardeşi de Kars’tan Erzurum’a ya da Erzurum’dan Kars’a giderken, binbaşı aracına alıyor. Onlar da trafik kazası geçiriyor, binbaşı da Yurdaer’in kardeşi de ölüyor.
     Bir müddet sonra bu kez Yurdaer Acar, İstanbul’da trafik kazası geçirdi. Köprücük kemiği kırıldı. Samatya SSK’da Emil Galip Sandalcı’nın ortopedist doktor olan kardeşi Metin Galip Sandalcı ameliyat etti. Şimdi Bodrum’da yaşıyor.
     Ben onu çok öğrenci olaylarının içine sokup fotoğraf çekmesini sağladım. İstanbul’a geldiğinde hâlâ görüşürüz.”

  “ŞİMDİKİ ASPARAGAS’LARIN YANINDA BİZİMKİ HİÇ BİR ŞEY DEĞİL”
     
      Bu arada, Bodrum’da yaşayan Yurdaer Acar’ın izini Ergin Konuksever’in yardımıyla bulmuştum. 20 Kasım 2011 tarihinde Ergin Konuksever, Görev yaptığım TGC Basın Senatosu Odası'nda Yurdaer Acar'ı cep telefonuyla aradı. Kısa bir görüşmeden sonra Konuksever; “Yanımda Süleyman Boyoğlu var. Asparagas'ı bir de senin ağzından dinlemek istiyor" dedi ve telefonu bana uzattı. Yurdaer Acar, İstanbul'a geldiğinde buluşma ve olayı anlatma sözü verdi. Acar, telefonu kapatırken, “Yalnız şu kadarını söyleyebilirim, şimdiki Asparagas'ların yanında bizimki hiç bir şey değil” dedi. İyi ki de bu son cümlesi ağzından çıktı, çünkü ne yazık ki bir daha görüşemedik; İstanbul’a geldiğinin değil de ölüm haberini aldım…
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)     



3 Kasım 2019 Pazar

"MUSA'DAN BERİ"...

           “Musa’dan beri” derken İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtaran Hz. Musa’dan bahsetmeyeceğim; Türkiye’yi baskıdan kurtarmak için uğraş veren “Bizim Musa”dan bahsedeceğim ve yazacağım. Musa Ağacık, gazetecilik yaparken tanıdığım en dürüst, sözünü sakınmayan, yeri geldiğinde “taşı gediğine” koyan bir arkadaşımızdı. Ben Anadolu Ajansı’nda (AA), o da Türk Haberler Ajansı’nda (THA) muhabirlik yapıyorduk. 1980’li yıllarda İstanbul Valisi olan Nevzat Ayaz’ın ilçelere ve köylerine yaptığı ziyaretlere katılır, köylülerle sohbetlerini, yapacakları işleri haber yapıp gazetelere servis ederdik. Valiliğin tahsis ettiği minibüsün içinde ilçe ve köylere yaptığımız yolculukta Musa’nın söylediği çok güzel arya ve Ruhi Su türkülerini de keyifle dinlerdik.
       Ancak bu yaptığımız haberler aslında ikimizi de tatmin etmiyordu; zira Türkiye o yıllar olağanüstü bir durumdan çıkmıştı. Yani 12 Eylül 1980 askeri darbesi toplumun üzerinden bir silindir gibi geçmiş, insanları yerlere yapıştırmıştı.  Yeni bir anayasa yapılmıştı, ama insan haklarını dillendirmek, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapmak hâlâ yasaktı. Cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar, özellikle siyasi mahkûmlara yapılan baskılar hiç ülkenin gündeminden düşmüyordu.
       Polis ve karakolla 68 öğrenci liderlerinden Deniz Gezmiş’i savunduğu için tanışan ve tokat yiyen Musa, o günden sonra “ne zalimlerle ne de polis düzeniyle” bir türlü barışık olmaz. Musa, lisede okurken de siyasete devam eder, okuldan atılır; liseyi dışarıdan bitirir.
       Musa, THA’da muhabirliğe başladı. 1986 yılında Güneş gazetesine, oradan da İstanbul’da yayın hayatına devam eden Yeni Asır gazetesine geçti. Artık Musa gerek uzun boyu, gerekse sorduğu sorularla dikkat çekiyor; hem siyasi parti liderlerini, hem başbakan hem de cumhurbaşkanlarını zor durumlarda bırakıyordu. Milliyet gazetesinde Melih Aşık’ın yanında iyice pişti. 1995 yılında Ufuk Güldemir gazetede genel yayın yönetmeni olunca önü iyice açıldı; röportajları “Musa’nın Teybi” başlığıyla birinci sayfaya taşındı. Artık Musa’yı tutana aşk olsun… Musa her yerdeydi; nerede bir insan hakları ihlali, nerede bir işkence olayı varsa üzerine gidiyordu… Bu yüzden de başına gelmeyenler kalmıyordu.
       Bir gün Anadolu Ajansı’ndan mesai bitiminde dış kapıdan çıkarken Musa içeri girdi. Yüzü kıpkırmızı, boğazı sıkılmış bir halde Musa’yı görünce “Ne oldu Musa? Bu ne hal?” deyince; “Hiç sorma uzun zamandır pasaport alamıyordum. Bugün pasaportum verildi. Çok keyifliydim… Pasaport sol elimde, sağ elimle de parmaklarımı şıklatıyordum ki birisi önümü kesti; ‘Ne yapıyorsun öyle sen deli misin?’ dedi. ‘Sana ne’ dedim. Vay sen misin böyle diyen bana girişti. Müdür yardımcısıymış, boynumu sıktı, yumrukladı, durum bundan ibaret” dedi.
       Esprili, zekice sorularıyla sadece Türk siyasileri güç durumda bırakmadı Musa, yabancı devlet adamlarını da bu yanıtlanması zor sorularıyla bunaltırdı. Bu zor sorularından Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasına neden Mihail Gorbaçov da nasibini aldı.
      Musa, daha kimleri sorularıyla güç durumda bırakmadı ki… Eğer “Bizim Musa”nın bugün hiçbir gazetecinin sormaya cesaret edemediği soruları ve yanıtlarını merak ediyorsanız, lütfen bir “Tevrat’tan Sonra Vahiy Olunan Gazetecilerin Kutsal Kitabı”nın yazarı olan “MUSA’DAN BERİ”yi Beylikdüzü’nde açılan TÜYAP Fuarı’nda imzalayan bu sevgili arkadaşımı yakından tanımalarını öneriyorum…
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)