28 Nisan 2020 Salı

KORONA GÜNLERİNDE (3) KHALKEDON HAVALİSİNDE...

ADNAN GENÇ
(yeni1mecra.com)
27 Nisan 2020
Bu zıkkım virüs neredeyse her sokakta bir kapının ipini çekeli beri; sanırım İstanbul’da herkes sıkılmıştır ama en çok da şahane çarşıları olan semtlerin insanları iyice daralmıştır.
Beyoğlu Balık Pazarı’na dün girmedik ama ucundan bucağından epeyce yerini yazdık, oraların. Üç Horan’a da girebilirdik. Ben koordinatları verdim ve lütfen sizler gezip, tadını çıkarın… Çarşı demişken, Beşiktaş, Kadıköy, Üsküdar çarşıları da şahanedir ve dolanmak, bakınmak için birebirdir. Soluk alıp yaşadığınızı hissettirirler. Bu arada sevgili dostlarımdan azar işitiyorum; onu yazmamışsın, bunu yazmamışsın, diye. Hepsini biliyorum ama kitap genişliğinde makale olmaz… Oraya bıraktığım bir kısmını; örneğin, Atlas Pasajı’ndan söz ederken; kağıt belge satan bir yerden söz etmiştim ve araştırmacı yazar dostum Feza Kürkçüoğlu’ndan. Arşiv isimli bu şahane mekânın artık rahmetli olan güzel mimar dostumuz İsmail Karaağaç’ı unutmadım ama sevenlerini üzmeyeyim diye, es geçmiştim. Sevgiyle ve özlemle anarak…
Bir de Talimhane bölgesindeki otel sahip ve işletmeci dostlardan eleştiri geldi: ‘Yahu, buraların yayalaştırılması işinde katkın vardı, unuttun mu bizi?’ dediler. Hayır, hadi oraları ‘Hotel California’ ile gezinelim… Bir küçük not daha; sevgili dostlar Tarlabaşı’nı da ezbere bilirim. Sıraselvileri de… Vat 69’u da Elize Pavyon’u da… Kitaba katacağız artık…
Hadi Kadıköy Çarşı’da buluşup, gezinelim. Beyaz Fırın önünde buluşalım ve bir sürprizim olsun sizlere… 40 yıllık müzisyen dostum; Dr. Ferda Ereren’in ‘Türküler Ne Söyler’ adlı radyo programından öğrendiğim birbirleriyle aynı bir Bulgar ve Giresun türküsü dinleyelim: Kömürlük Dağı ve Milo Mi e Magde. Beyaz Fırını kuranlara gitsin…
Beyaz Fırın’dan çay kurabiyelerimizi de alıp, çarşı boyunca yürüyelim. Umarım Sabuncakis Çiçekçisi duruyordur… Masamıza koymak üzere küçük bir kır çiçeği demeti yaptıralım; üşenmez, ucuz pahalı demezler, yapıp verirler… Yeni icat bir dizi sokak var bu çarşıda. Barlar Sokağı’ndan birkaç tane olması gibi bir de kahve yapan yerler var. Birinde oturalım ve gelip geçeni izleyelim.. Çayım gelse de kurabiyemi batırsam… Gelen sese kulak veriyoruz: ‘Kahve Yemenden Gelir’, Çiğdem Yarkın okusun bari… Ne güzel bir türküdür… Neyse, aheste beste kalkıp da yola koyulalım… Çarşının bu caddesi de İstiklal Caddesi gibidir. On adımda birine rast gelir ve 40 türlü proje konuşursunuz. Hepimizin ardı proje mezarlığı…
Bu caddede birkaç kilise var. Ortodoks, Proteston, Katolik kiliseler ve Rumlara ait kiliseler de bu cadde üzerinde ve yakın yerlerdekiler de sizi bekler. Zaten ortalık yerdeler. Mutlaka girin ve ilginizi gösterin… Niyetim, sağıma denizi alıp Moda burnuna yürümek… Bir önerim olsun; sevgilinizle veya dünya güzeli bir arkadaşınızla paylaşın bu zenginliği. Hadi buruna kadar; Ezginin Günlüğü’nden ‘Kadıköy’ şarkısını dinleyelim… Şahane manzaralı ve güpgüzel balkonlarıyla semtin apartmanlarına biraz özenerek, biraz da iyi ki bu güzellik buradaymış diyerek, yürüyoruz. Bomonti’de tavla partimiz olacak. Moda’yı usulca geçip, Koço’nun Meyhanesi’ne bir başka günün gecesi için göz kırparak; hatta bir sokak atlayıp Barış Manço’nun evine bakıp, ‘Helal olsun, güzel ezgilerin şahane şarkıcısına’ deyip, arkamızdaki İngiliz Şapel’in bahçesinde soluklanabiliriz. Belki bu ibadethanenin pastörü Turgay beye rast geliriz. Usulca merhabasını, alırız… Tavla atmak bahane, Kalamış ve Fenerbahçe Buruna bakıp, oralara kadar yürür müyüz diye, iddiaya girip yola revan oluruz birazdan… Üniversite yıllarımızda yolun sonundaki bu evimiz kadar sıcak kafede az oturmadık; az dertlenmedik ve elbette bazen bilardo bazen de masa topunda ağzımızın payını aldık.
Aralardan yürürken, kapı komşusu iki okul görürüz: Saint Joseph ve eski Maarif Koleji (Kadıköy Anadolu Lisesi)… Maarif’ten bir arkadaşımla, okuldaki akşam vakitlerinin etüd ağabeyi birini anlatayım… Üzerinde moda oduncu gömleği ve pantolonun üzerine sarkmış olsun. Kollar sıvalı ve abimiz hafif solcu… Ulen bütün okul solcu zaten… 12 Eylül geliyor ve muhterem küt diye Londra’ya gidiyor. Bizi ateşin ortasında bırakarak. Biz de onu bildik ve adresine benim muhabir arkadaşlarım üzerinden; Moskova’dan, Köln’den, Roma’dan, Paris’ten ve Washington’dan, aklıma gelmeyen birkaç yerden daha. Borges’in bir hikayesinin fotokopisinin bir kenara yakarak, yolladık. Tabii Londra’dan evinin oradan da… Adamın aklı çıkmıştır. Borges’in öyküsünde, şansını başka yerlerde arayan bir adamın yaşamından bir kesit vardır: Mısır’dan galiba Suriye’ye geliyor ve kentin kapısından pejpürde kılıklı bu adama kimsin, nesin diyorlar. Karakola götürüp zabit başının önüne götürüyorlar: Bir rüya gördüm; bu şehirde bir bahçede bir küp altın varmış, ona gelmiştim, demiş. Zabit de, ‘Yahu dün gece ben de aynı rüyayı gördüm ama o küp altın, Kahire’de bir evin bahçesindeydi’ demiş. Böyle bir hikaye…
Küçük eski havuzlu meydanda, Eyfel pastanesinde oturup bir şeyler yer ve tramvayın takur tukur meydanı dönmesini izleriz. İlla ki eski dostlar da gelip, geçerler. Hatta konuşmadığım kimileri de. Karşıya bakıyorum. Bir gelen olursa, o nereye yürürse ben de oraya diyeceğim, beklediğim kişiler henüz piyasa havasında değiller…
Hadi Mühürdar caddesine girelim… Yüksekçe yapılar, genişçe bir yürüme yolu, tramvay tıkırtıları; sokak çalgıcıları; şık mağazalar; Rumlara ait bir kiliseye, Aya Efimia Rum Ortodoks kiliseye de uzanalım. Faal bir kilisedir. Kulaklarımızda Natasa Thedoridou & Stelios Dionisiou – Me les agapi şarkısı olsun mu; olsun bre… Söz Adalar’ı gezerken bizim Rum dostlarımızın ezgilerine kulak vereceğiz…
Operaya kadar geldik mi; Süreyya Operası’nın güzelim binası önündeyiz. Bariton dostlarımızdan Abdal Haluk Tolga İlhan’dan şahane bir şarkı dinleyebiliriz elbette. Hemen karşısındaki bistro kılıklı kafelerin en öndeki aslında bir pastane ve diyet ürünleri var… Hadi Haluk dostum, oku lütfen: ‘Etek Sarı, Sen Etekten Sarısın’… Çarşıya da yakışır… Operanın yan karşı köşesinde; neredeyse yol üstünde bir kemer ve bir kapı bulunur; 1840’larda Abdülhamit’in saray sarrafı olarak da bilinen Agop Köseyan’ın yaptırdığı hamamın kalıntısı…
Boğaya doğru ineriz ama meydana çıkmadan sağdaki son sokağa da gireriz… El işi sanatkârlarının minnacık dükkânları ve Nâzım Hikmet Kültür Merkezi… Eski bir Ermeni okulundan bozma bahçeli kocaman bir kafe ve kültür evi…
Boğa heykeli de İstanbul’daki önemli buluşma noktalarından biridir ve tabii Galatasaray’da olduğu gibi bir protesto eylemine denk gelip gaza boğulmazsanız… Heykele, heykel muamelesi yapmayıp boğa sırtında oturmaya çalışan her yaştan insanı görünce, sakın ola ‘Halkımız sanatla içiçe, ne güzel demeyin’. Aynı şeyi Tünel meydandaki Ayşe Erkmen’i ferforje heykeline de yaparlar. Tırmanıp, pankart asarlar…
Yeldeğirmeni’ne yöneldik… Araç trafiğine kapalı geniş bir caddenin sonundan Karakolhane caddesine dönüp, Yeldeğirmeni’nin yeni sosyeletesine katılacağız. Bunca öğrenci gencin arasında herhangi bir ezgiye yer yok gibi… Durun buldum: Hiç ummayacaksınız ama Yüzyüzeyken Konuşuruz’dan ‘Kadıköy Kızı’ dinleriz, kime ne… Bu arada karnımız zil çalıyor, ezgiye paralel… Gene de yol üzerinde bir lokanta buluruz deyip, çeşmeden sola dönüp salavatla girdik caddeye. Çok kalabalık ve hayli kaotik.. Bir caddeye onlarca kafe nasıl sığarmış, gelip görün… Sosyetik olanı da var, salaş yerler de… Yerli yabancı öğrencilerin evleri burada. Her renkten insan görürsünüz… Amerikalısından Senegallisine kadar; ve bizim çocuklar; illa da kutu gibi evlere saray kirası ödeyip buralarda yaşamak isteyen bizim çocuklara, rast gelirsiniz. Ne çoklar, ne güzeller, ne de alımlılar; bazılarında köpek bile var…
Karakolhane Caddesi. Kadıköy Belediyesi’nin bu caddede güzel işleri var. Belediye, kentin kültür-sanat hayatına yeni bir mekân daha kazandırdı. 1895 yılında manastır, okul ve kilise olarak inşa edilen Notre Dame du Rosaire Kilisesi, artık bir kültür merkezi… Gene bir Tasarım Atelyesi var, bu mahallede… Kafesinde oturun ve Paris Mahallesinden gelen şangırtılı ezgilere kulak verin. Tarihe kulak verin diyecektim ama kakafoniye girmeyelim ve tren yoluna bakıp ah edelim. Çığlık çığlığa geçen trenlerin üzerine tükürürdük, çocukluğumuzda… ‘Tren Gelir, Hoş Gelir’ türküsüyle oyalanalım burada. Çünkü yarına bırakmadan bir sinagog görmeliyiz… Karakolhane caddesine dönüyor ve çarşının efendi kılıklı esnaflarından birine soruyoruz; Bir sinagog varmış, diye… Efendi kılıklı esnafa sorarız, dedik; çünkü, gazeteci dostumuz Nuh Köklü’yü buradaki bir katil esnaf öldürdüydü…


Hemdat İsrael Sinegogu
Bu Sinagog’a Hemdat İsrael Sinegogu adı verilmiş… Hemdat İsrael’in İbranice’deki anlamı İsrailoğulları’nın Şefkatidir. Ancak burada Hemdat kelimesinin başka bir anlam ve özelliği de bulunmaktadır. Bu kelime İbranice Het-Mem-Dale-Tav sessiz harflerinden meydana gelmektedir. Buraya yazdıklarım için de Türkiye’nin Sinagogları’nın yazarı değerli ağabeyim, Naim Gülmezer’in bilgisine başvurdum… İçinden geçen bir kapı sizi öteki sokağa çıkarırdı eskiden ama epeydir güvenlik nedeniyle geçit kapalı diyorlar. Ne mi dinleyelim, elbette: Lise yıllarından arkadaşım Yavuz Hubeş’in de yer aldığı Los Pasharos’dan ‘La Romans de Rika Kuriel’ dinleyelim.
Niyetim, biraz soluklanıp (şu an, yazarken yani); muhtemelen bir ara belediye başkanına danışmanlık yaptığım Adalar’ı yazarım…
Özel Not: Yahu yazılarında arkadaşlarının da adı geçiyor artık; biz, neyiz diyenler, var. Onlar bu kentin ve bu beldelerin sahici ve kalıcı nitelikteki unsurlarıdır… 200 lira verene uygun bir şekilde eklerim valla.. Şaka yahu, iyi okumalar…
Tramvaya binin ve Tünel’e uzanırken insanların telaşını izleyin.
Tam da demişken, Emek Sinemasının karşı sokağından Ilgın Su çıkagelmez mi; Vakıfı ayakta tutmaya çalışıyor güzel dostum. Hadi Ruhi beyden bir güzel türkü çalalım… Yakışır ya da yakışmaz: Eşşeği Saldım Çayıra… Siz gülün… Dünyanın en özel seslerinden birini dünya gözüyle izledik ve dinledik. Ne mutlu bizlere…
Galiba, bu turu böyle çalakalem yapmaktansa, kitaba koyacağım zaman; kiliseleri, pasajları, kitapçıları, hanları falan ayrı ayrı kaleme almalıyım. Ne güzel olur… Çünkü şimdi atlayıp, gittiklerim oluyor. Mesela Galatasaray Lisesi’nin yanından 300 metre kadar Tophane’ye doğru indirirdim sizi ama çıkması zor gelir. Yoksa, Gül Baba türbesi var, orada.. Galatasaraylılar insin ve çıkışta taksiye binip kaçsınlar. Bana ne! Asıl türbe Macaristan’da diyeyim de, heveslenen gitsin bu güzel ülkeye…
Rumeli Pasajını geçmeden (eski zamanların) Rebul Eczanesi’nini vitrinine bir göz atalım. Şimdilerde belki 20 çeşit kolonyası ve artık parfümleri de olan bu güzelim mekân nadir ilaç yapan yerlerdendi… Vakko, yok artık… Kapısından (caddede araç trafiği varken) Vitali beyi görmek mümkündü. Hadi sevgili dostlar, burada da kulağımıza Jak ve Janet Esim’den herhangi bir ezgiyi alalım. Ve ilk kez dinleyenlerin ‘Yahu bu, şu şarkı değil mi?’ demelerine, gülümseyelim…
Bir koordinat olarak verip geçeceğim ama Taksim’e çıkmadan iki öncesi sokakta bulunan Surp Horvhan Katolik Ermeni Kilisesi ve geride Ağa Camii’nin de bulunduğu Sakızağacı caddesinin ilk sol köşesindeki Surp Advadzadzin Kilisesi ve Katolik Ermeni Patriklik binasını es geçmeyin, gidin ve gezin… Mutlaka…
Hadi günümüze de denk geldi diye, İsabel Bayraktaryan’dan veya Lena Chamamyan’dan Sareri Hovin Mernem dinleyelim…
Salimen Taksim Meydanı’na geldik… Tramvaya binin lütfen ve gerisin geriye; güzel caddemizden Tünel Meydanı’na tıkır mıkır akıp, gidin. İnsanların telaşlı koşuşturmasına; Sinema Günleri’yse, takıp takıştıran film tutkunlarına rast gelirsiniz ve ne çok tanıdık dostunuza… Canım Beyoğlu…

KORONA GÜNLERİNDE BEYOĞLU'NDA OLMAK... (2)

ADNAN GENÇ
(yeni1mecra.com)
26 Nisan 2020
Dünkü yazı hayli ilgi gördü, sevgili dostlar. Yahu, acelen neydi de koca kenti 5 dakikalık bir yazıya sığdırdın, dediler. Ermenistan’dan Rusya’ya; Kanada’dan, Evropa’nın her köşesine kadar pek çok kadim dostum, biraz da sarsılarak okumuşlar… Oysa ben, zaten İstanbul’u yaşayan ve yaşatanlar için kaleme almıştım… Hasret çekeni de çokmuş, inanın.. Olmaz mı, tarih kokan bu kentin her sokağında geçmişin ve kendinizin ayak izlerini bulursunuz…
Bu seferki turumuzu daha ağırdan alıp kulağımızda İstanbul’u ve anımsarken kalbimizin titreştiği; tutuştuğu şarkılarla gezelim, istedim…
Aslında 3 B tutkunuyum; Boğaziçi (Şıngır Mıngır, Salâh Birsel); Beyoğlu (Bir Şenliktir, Onat Kutlar) ve Bayrampaşa… Şaka şaka; Büyükada…
Buraya yakıştırdığım ilk şarkı; sözlerini koca şair Nâzım’ın yazdığı ve Zülfü Livaneli’nin okuduğu ‘Karlı Kayın Ormanında’ olsun. Karlı bir İstiklal turunda ellerimiz cebimizde, dinleyerek ağır adımlarla dükkânların açılmasını izleyelim.
Hayat başlıyor, işte… İlk duyduğumuz ses, çıngırtılı kepengiyle Narmanlı Han’ın bahçesini örten demir kapısı olsun. Kapı dediğime bakmayın; kapıdan içeri uzun uzun bakarsanız, Türkiye’nin yaşayan en eski gazetesi Jamanak’ın idarehanesine ve Sarkis Koçunyan’ın beslediği kedileri de görürsünüz… Kenarda küçücük dairesinde Ahmet Hamdi Tanpınar’a kulak verelim:
“Bu daire her akşam dolup taşarmış; Bedri Rahmi, karısı, kız kardeşi Mualla… Sabahattin Eyüboğlu, ressam Zeki Faik İzer, Mehmet Ali Cimcoz ve karısı Adalet… Türküler söylenir, yenilip içilirdi. –Haldun Taner-”…
Adalet Cimcoz’u dublaj sanatçısı olarak biliriiz ve tabii birlikte anmamızın hiçbir sakıncası yok; Jeyan Mahfi Tözüm… İsminin hikâyesi de ilginçtir; babası Mahfi Ayral, ne isim koyayım derken; tutu Kamus-u Türki’ye bakmış ve rastgele olarak bir sözcük seçmiş. Farsça, kükreyen aslanın sesiymiş… Yakışır, inanın… İki ses sanatçısını da bin kere duymuşuzdur, emin olun…
Hadi yola devam… Bilesiniz ki, gezindiğimiz yerleri biraz bugünlerinden ama çokça 20 yıl kadar eskisinden eskiye, anlatmaya çalışıyorum. Sağ köşede, İnci Pastanesi’nden ayrılma Şaban beyin ortaklığındaki Lebon Pastaneye girin ve henüz çıkmış çıtır çıtır portakallı bisküvilerden alıp, yola revan olun…
Rus Konsolosluğu önünde iki büyücek camlı çerçeve içinde Rusya’dan fotoğraflar olurdu. Oraya bakarken, MİT’e yakalanacağım diye, korkardım. Sorarlarsa saçımı düzeltiyordum derim, diye düşünürdüm. Liseli yıllarım yahu… Yürüyelim ama müzik zamanı da gelsin artık… Hadi gene hüzün dolu bir şarkı ile yürüyelim. Sebebi de Nâzım’la sürdürebilmek yürüyüşümüzü… Bestecisi de Mesud Cemil: ‘Kanatları Gümüş, Yavru Bir Kuş’… İsterseniz M.Nurettin’den dinleyin, isterseniz Şevval Sam’dan… Az daha geçiyordum; Suriye Pasajına da bir göz atıp, Apoyevmatini gazetesinin eski idarehanesini de aranabiliriz. Yoklar artık, Mihail bey; evinden, oğluyla birlikte çalışıyor ve tarihi gazetesini çıkarmayı sürdürüyor… Çıkıp hemen yamacındaki Markiz Pastanesi’nin tozlu camlarından içeri bakalım: Aman Tanrım, kimler yok ki; Kapıdan çıkana bakın hele: Haldun Taner… Hadi usul usul gidelim ama bu sefer kulağımızda Ziynet Sali’nin sesinden ‘Ke Sagapo Ah İstanbul’… Birazcık moderin versiyonu oldu ama, günümüze el vermek adına, böyle seçimlerimiz de olacak.. Olsun bre…
Bir Engizisyon mahkemesi salonu görmek ister misiniz? Göremezsiniz. Var da göremezsiniz, Muammer Karaca Tiyatrosu’nun hemen alt yanında… Az geçince meşhur buluşma noktalarından sayılabilecek OdaKule… Galiba üniversite yıllarımın ilkiydi. Hemen karşısındaki Panter Kürk’ün hemşeri olan çalışanlarından biriyle sohbet ediyorken, gökdelen kurşunlanmaya başladı. Öyle böyle değil, onlarca kişi mermi sıkıyordu. İçeri geçip, üst katından izleyelim derken, kalabalık çoktan toz olmuştu bile. Beyoğlu deyince, her türlü sese açık olmalısınız…
Hocapulo’da çay içelim mi; minnacık taburelerde anlamsız derecede pahalı çaylardan bir incebelli söyleyip, azıcık soluklanalım. Müzik mi; kolay… Meydana bakan sahafın Dual pikabından gelen sese kulak verelim: İnci Çayırlı okuyor; Beyoğlu’nda Gezersin… Aman iyi kulak verin lütfen ve plağın cızırtılarını da duyun…
Eminim, buraya kadarını okuyanla; bu arkadaş da hangi caddeyi gezmiş acaba; hani sokak müzisyenleri, diyebilir… Beyoğlu’nda her zaman bir inşaat çalışması vardır; muhtemelen OdaKule yanındaki Garibaldi Lokantası ve İtalyan İşçi Birliği’nin salonlarına giden yolun köşesinde Suriyeli gençleri görürüz: El Vatan. Hem neşeli hem hüzünlü bir ezgi… Dinler ve gene çalsınlar diye, beklersiniz…
Beyoğlu’nda her kültürün ezgilerini duyarsınız.
Kallavi sokaktaki bütün mekânlar galiba bizim Fıççın Leyla’nın. Çerkes mutfağının her yemeğine rastlayabilirsiniz. Ama her lokantasında ayrı bir lezzet odağı… Hadi devam ve çıkıp karşıya geçelim. Saint Antuan Kilisesi’ne girip, şu korona belasından salimen kurtulup, esenliğe kavuşmamız için mum yakalım… Bahçesinde mutlaka gelen sese kulak verelim: O Panoraios, bir Bizans etkisi dinleyelim…
Hatta, aratıp bulun ve Yönetmen: Soner Sevgili dostumun ve Tannur Arat arkadaşımın metnini yazdığı Zümrüd-ü Anka, Görüntülü İstanbul Ansiklopedi’sinden, kilisenin tarihini görsel olarak izleyin… Şahanedir…
Galatasaray’a mı geldik sanki… Mısır Apartmanı, Aznavur Pasajı ve YKY’nin vitrinini gezmeyi size bırakıyorum. Müzik falan da yok. Çünkü meydanda Şadi Çalık’ın Cumhuriyet’in 50. Yılı anısına yaptığı ve sanayi dünyasını betimleyen heykelin önünde birkaç dakika çevreyi izleyerek, durun ve soluklanın. Çünkü birazdan koşuşturmanız başlayabilir. Hemen her gün ama özellikle cumartesi günlerini hak savunucuları ve kimi STK temsilcileri; önemli buldukları meseleleri ile ilgili bir basın açıklaması yapacaklardır… Dinleyin ve ciğerlerinize dolan gaz ile Galatasaray Lisesi’ni hızla geçip Çiçek Pasajına girin. Bir soğuk bira ve denk gelmez ya, akordeoncu güzelim Anahid hanımın ezgilerine bırakın kendinizi.. Elbette o da Beyoğlu ezgileri çalıyordur… Göklere selam olsun…
Tokatlayan Han’a girmişsinizdir ama üst katlarına çıkmamışsınızdır. Duvarlara çarparak çıkan asansörüne binip, katlardan birinde inin… Soluk ışıkların altında açılacak bir kapıdan, İstanbul’un ilk avukatlarından biri veya mali müşavirlerinden öbürü çıkabilir. Otel zamanına yetişemedim, bilemem doğrusu… Eskiden Beyoğlu muhabirleri bu binanın otel olduğu günlerde başta bu yapıda, bekleşirlermiş…
Hadi yakın tarihi uzanalım ve İKSV’nin eski binası olan Luvr apartmanı önünden karşıya geçip, Atlas Pasajı’na girelim. Olur ya, belki bir müzayedeye denk geliriz veya dükkân dükkân gezip, yahu bunları şimdi kim taşıyacak demeden bir sürü şey satın alırsınız… İlerde izleri duruyordur; mutlaka Çalıntı Dergisi’nin şahane yönetmeni Suat Bilgi’den plakçı dükkânına ve Feza Kürkçüoğlu dostumun kağıt belge satan yerine uğranız. Muhtemelen Şehir Tiyatroları yönetmeni Muhsin Ertuğrul’un onay imzasını attığı bir fatura satın alabilirsiniz… On top vişne rengi ipekli kumaş ve kimi fermuarlar satın alınmış… Atlas Pasajı’nda aynı zamanda ve gene İKSV’nin ve Kültür Başkenti İstanbul’un ilk yerleri de vardır; yani bir saray. Sahici bir saray. Tab’i Mustafa Efendi’nin bayati makamdan bir bestesini dinleyelim: Gül Yüzlülerin Şevkine Gel, Nuş Edelim. Kim okusun istersiniz; benim eski ortağım; (Nobel almasını beklediğim) muhteşem bir yazar ve şahane rehber Özcan Yurdalan… Elinde de minnak bir Fas bendiri ile…

Koca Beyoğlu, arkadaşlarımı anmadan geçmem, gönül koyarlar valla. Son 40 yılında onların da sahici ve kalıcı izleri var…

26 Nisan 2020 Pazar

KORONA GÜNLERİNDE İSTANBUL'DA OLMAK... (1)

ADNAN GENÇ
(yeni1mecra.com)
25 Nisan 2020
Aylardır, sanki pandemi belası bize musallat olacakmış gibi bir öngörüyle; bu tarih kokan kadim kentten ayrılıp, Tekirdağ yakınlarındaki bir sahil köyüne yerleştim…Hele hele şimdilerde bu virüs nedeniyle iyice eve kapandığımız bu günlerde niyeyse, İstanbul’un kimi noktalarında olmak ve oralarda; tam da oraya özgü işler yapmak istiyorum. Elbette İstanbul’un trafik keşmekeşi özlenmez ama kentin sesi olan ve tanık olanda sahici ve kalıcı izler bırakan curcunasını özledim. Ne dersiniz, hadi büyücek bir turla hasret giderelim…      
Sultanahmet’in her zerresini özledim; Yeşilev’de rahat koltuklara gömülüp çay ısmarlamayı; Ayasofya’nın içinde ve Topkapı Sarayı’nın bahçelerinde küçük soluklanmalarla dolanmayı da… Biraz yürüyüp, Yerebatan üzerinden Cağaloğlu ve Nuruosmaniye kapısından içeri süzülüp Kapalıçarşı’da olmayı; Bedesten’in daracık yollarında vitrinlere dalıp gitmeyi; Şark Kahvesi’nde (artık iyice pahalı hale gelen) kahve yudumlayıp, geleni geçeni seyretmeyi; Sahafları ağır ağır gezerken, çıkışta çınar altında şair Hüseyin Avni Dede’yi görüp selam vermeyi ummayı; Bakırcılardan Rıza Paşa’yı inip taaa aşağılardaki çinileriyle meşhur Rüstem Paşa camiine giden yollarda olmayı; müstamel (kullanılmış) giysi satıcılarındaki en yenice duran kıyafetin fiyatını sormayı, hep özledim. Bir keresinde Hamlet’te Kral Cladius ve Baba Hamlet rollerini oynuyordum ve oradan esnafın üzerindeki takım elbiseyi almıştık… Mafyozo bir kraldım, çünkü… Hadi Mahmutpaşa’nın telaşlı kalabalığı arasından Mısır Çarşısına girelim ve Pandeli Lokantası’na çıktığımızı var sayalım…
Köprüyü mutlaka yayan geçerek, Tünel üzerinden İstiklal Caddesi’nin bir ucuna çıkıp, Taksim’e kadar yürüyelim. Durun, Tünel çıkışından itibaren kapanmadığını umarak Lale Plak vitrinine bakmak ve Mevlevihane’de soluklanmak… Görüyorsunuz, ne çok yer özlemişim… Cadde derken, elbette şimdiki halini değil de 20 yıl önceki halinde gezinmek isterim… Galatasaray meydandayız. Öğlen vakitleriyse, güneşin altında illa ki uzun uzadıya okunan bir basın açıklamasını dinlemek isterim… Özlem bu, şaşırmayın…
Tokatlayan’da Tarık Dursun K.’nın kitapevi olsa da vitrininde neler var diye, baksam. Serkdoryan Bloku altındaki İnci’ye girip Luka Zigoridis ustaya selam verip, profiterolünden yesem… Bağaz’a inelim diyenler mi, var?
Caddeyi çabuk geçtin diyenlere de bir hoşluk selamı olsun diye; Saray Sineması’na girip, sahiplerinden Mösyö Franco’ya da ‘merhaba mösyö’ derim, yani… İstanbul’daki ilk reostalı lambalar onun sinemasındaydı… Özlenmez mi; hele hele Emek Sineması’na girip daha geçen hafta rahmetli olan müdür Hikmet ağabeye de bir merhaba deyip, rahat koltuklarda filmin başlamasını beklemek. Pek hoş olurdu…
Ben Boğaz için İstanbul’un en güzel caddelerinden yürüyelim, derim. Park Otel zebanisi yok artık, rahat kaldırımlarından İnönü caddesinden ve bitimindeki parkın arasından Dolmabahçe’ye ineriz… Her türden medyanın gececi elemanları, sivil ve resmi polisler ile gerçekten lüzumsuz gürültücü motorcu gençlerle oturup çay içmeyi de, özlemişim…
Yürüyelim, sarayın duvarları bitsin de eşe dosta MİT’in binası burası, biliyon mu, diyelim… Ortaköy meydanda tavla atmayı; Kuruçeşme sahilinde oturacak ve denizi görecek bir yer aramayı; Bebek kahvede iyice sosyete olmayı; az yürüyüp Divan’ın balkonunda paraya kıyıp mekik atıştırmayı (tamam, isteyen rakı yudumlasın artık) özledim… İlla da (tam mevsimi çünkü) Aşiyan mezarlığının hemen dibinden yürüyerek erguvan çiçekleriyle ‘yaşıyorum, ne keyif’ diyebilmek… Özlenmez mi? Esrarcı Ali Baba’yı geçmeyelim ama lokantalardan birinde soluklanıp, geçen şilepleri seyretsek…
Rumelikavağı’na kadar ara keyfi yapıp, yalı çapkını olup konup dursak tarih kokan binalara… Beyoğlu demişken, ben bıraktığımda gene feci pahalıcı olan Hacı Abdullah’a girmeyelim mi, yani? Bir keresinde hem karışık komposta almıştım, buz gibi; hem de kaymaklı (kıpkırmızı) ayva tatlısı… Soydurup paket ettirme şımarıklığıma da katlanırlardı, sağ olsunlar… 
Ancak 30 yıldan eski yolcular hatırlar. Beşiktaş – Üsküdar arasında 20 kişilik minnacık motorlar (kayık yahu) ulaşımı sağlardı. Öyle ki, motor bölümünde oturmuyorsanız, dışarıda elinizi denize sokarak bütün yolculuğu yapabilirdiniz… Üsküdar’a geldiysek, gene pahalıcı şahane yerlerden birine uğrayalım; Kanaat Lokantası’na. Sadece tatlı bölümü iki geniş buzdolabı boyunca uzanır; zeytinyağlılar ise yirmi çeşit olmazsa, dükkânı açmazlar benim bildiğim. Haa, meraklısına her gün kamyonla gelen taze kırmızı et de var tabii..                                                             
Bu yakada dolaşmadan önce mutlaka önermeliyim; Eminönü’nden bir Boğaz turu alın ve büyük motorla gezinin. Hele şansınıza ODTÜ’lülerin gezisi da Murat Belge de mikrofondan yalıları anlatsa… Kuzguncuk’ta semt kafelerinden hangisi olsa yeter. Bostan için verilen mücadeleyi de yanınızdakilere anlatın ama.. Ben hep öyle yaptım… Çengel’de 30 yıl kadar önce mevsimi geldiğinde, hemen her çeşit dükkânın kasasında bir çiçek sepeti olurdu ve içindeki hüsnüyusuflardan müşterilerine hediye edilirdi… Ben yaşadım, gördüm valla… Beylerbeyi ve Anadoluhisarı’na tepelerden denize doğru yürüyerek, inin. Hâlâ şaşırtıcı ahşap konakların İstanbul toplamını buralarda görebilirsiniz… Yoruldum ve inanın Boğaz’ın her iki yakasında da arabayla Karadeniz’e doğru yol almak şahanedir… Kanlıca’dan geçiyoruz ama tepedeki Hidiv Kasrı’nı unutmuyoruz. Ne güzel bahçe ve ne yavaş servis… Yürüyerek, eski Balıkadam Okuluna kadar orman içinden Boğaz’a inersiniz… Beykoz Abraham Paşa korusunda soluk alalım mı? Çaylar demlikle gelir ve bekletirseniz, şahane bir çay içersiniz…
Yolların yapı kalabalığına ve kabalığına bakmayın; Polonezköy’e geldik. Meydandaki Leo’nun Yeri’ni merkez alıp, sonundaki ikramları olan vişne likörüne kadar; ata bineceğiz, yürüyeceğiz ve temiz havayı soluyacağız…Yazdıkça aklımın gidip gidip geldiğini söylemeliyim… Çünkü Adalar’a bir ay boyunca giriş çıkış yasağı konmuş… Hadi her bir sokağını yürüyerek gezinin diyeceğim ama mecaliniz kaldıysa, Büyükada Aya Yorgi tepesine çıkın ve sefanız olsun… Hep sürsün… Canım İstanbul…
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

17 Nisan 2020 Cuma

ORHAN KOLOĞLU'NU KAYBETTİK...

             Koloğlu'nun, sigara tiryakiliğini ve bırakmasını anlattığı köşe yazısı ve karikatürü...         
         Tarihçi-yazar, Bâb-ı Âli News'in Yayın Kurulu üyesi Orhan Koloğlu ağabeyi bugün kaybettik. Yeğeni Sina Koloğlu sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada; "Amcam Orhan Koloğlu'nu biraz önce kaybettik. Dolu dolu yaşadı... Son dakikaya kadar çalıştı. 90'na girerken 90'nıncı kitabını yazdı. Hepimizin başı sağ olsun. Çok yeni aldım haberi. Fazla da bir şey yazamıyor insan. İlk aklıma gelen ilk sözcükler bunlar. Huzur içinde uyu amca..." dedi. 
         Evet Sina Koloğlu, insanın aklına ilk anda fazla yazacak bir şey gelmiyor, ama daha sonra kendisiyle ilgili çok şey yazılacak, söyleyecek çok sözümüz olacak... Basın camiası gerçek bilge bir insanı daha kaybetti, ama eserleri, bizlere aşıladığı fikirleri yaşayacak..  
                                Koloğlu-S. Boyoğlu İstiklâl Caddesi'nde
          Orhan Koloğlu ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde (TGC) uzun yıllar birlikte çalıştık. TGC Başarı Ödülleri Ön Seçici Kurulu’nda kendisi başkanlık ben de koordinatörlük görevinde bulundum. Sekiz yıl görev yaptığım Cemiyet’te üç kitap yazdım. Bunlardan bir tanesi “Hazandan Önce Babıâli” idi. Koloğlu, bu kitabımda gazeteciliğe nasıl başladığını, hangi görevlerde bulunduğunu, neler yaşadığını uzun uzun anlatmıştı. Öteki kitaplarımdan biri de ağabeyi Doğan Koloğlu’nu anlatan “Galatasaraylı Doğan Koloğlu” adlı kitabımdı. Ben şimdi Koloğlu’nun kitabımda anlattıklarından iki anısını aktaracağım. Zira daha fazla ve farklı anlatımları hazırlamakta olduğum yeni kitabımda yer alacak.
                            Koloğlu, Ecevit, Hasan Esat Işık Azerbaycan'da
          Koloğlu, 12 Mart 1971 askeri muhtırasında Beyrut’ta basın ateşi olarak bulunmaktadır. Bir gün Yaşar Kemal, Çetin Altan gibi yazar ve gazetecilerin oturduğu İstanbul-Basınköy’deki dairesi gece süngülü askerlerce basılır.
                                  Ecevit'le Koloğlu ABD'de de
           Kapıyı annesi açar, başlarındaki teğmen; “Burada yasak ve komünist kitap ve yayınlar var, verin onlara bize” diye bağırır. Süngülü askerleri karşısında gören ve kalp rahatsızlığı olan kadıncağız şaşkın bir vaziyette; “Buyurun arayın, kitaplar işte burada” der.
                                     Koloğlu, İlhan Selçuk'la
           Koloğlu’nun çalışma odasının bir duvarı boydan boya kitaplarla doludur ve içlerinde hakikaten Pakistan’da toplayıp getirdiği Çin’in eski komünist liderlerinden Mao rejimine ait İngilizce kitaplar da vardır. Gelen kişiler o kadar cahildir ki Mao’nun bu kitaplarını bile göremezler. Evden hiçbir şey bulamadan ayrılırlar.
          Aynı gece Koloğlu’nun dairesinin dışında Basıköy’de oturan yazar Yaşar Kemal ve Çetin Altan’ın evleri de basılır…
                                     Koloğlu, Aziz Nesin'le
          Ertesi gün Koloğlu’nun annesi gazeteci bir kadın arkadaşını da alarak, “yasak yayın avına” çıkarlar. Kendilerine göre sakıncalı buldukları kitapları bir güzel leğene koyup, üzerine de su doldurup eritirler. Sonra da tuvaletin deliğinden aşağı boca ederler. Tabii eritilen ve tuvalet deliğine boca edilenler arasında Mao’yla ilgili yayınlar da vardır.
                            Koloğlu, CHP eski genel başkanı İsmet İnönü ile
          Koloğlu, 12 Mart 1971’de Lübnan’da görev yaparken Dışişleri Bakanlığı çağırdığı için Türkiye’ye döner. 12 Mart’ta ülke sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Herkes birbirinden korkmaktadır. Ankara’ya bakanlığa gider; “İşte ben geldim” der. “Seni polisten arıyorlar” derler. Aklına kötü şey getirmez. Oysa hakkında ihbar yapılmıştır; “Avrupa’ya kaçtı!” diye. Oysa ne Avrupa’sı Koloğlu, Beyrut’tadır; resmidir ve diplomatik pasaportu vardır. Polis ne bilsin bu durumunu; zira onlara ihbar yapılmıştır. Kolundan yakaladıkları gibi doğru mahkemeye götürürler, derhal tutuklanır. Ankara’nın meşhur cezaevine yani Ulucanlar’a götürülüp tıkılır. Ünlülerin hapsedildiği cezaevi olmasından dolayı bir diğer adı da “Hilton”dur. Hilton’da iki hafta yatak-yorgan olmadan, kimseye de haber veremeden yatar, sonra da salıverilir. Uzun süre işsiz-parasız kalır…
                                    Koloğlu-gazeteci Ethem Çalışkan ile
          Orhan Koloğlu, Bülent Ecevit hükümetleri döneminde Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürü olur ve Ecevit’le Moskova’ya gider. Moskova’ya gitmesiyle de “komünist” damgası yer. Ardından Tan gazetesinin sahibi Zekeriya Sertel’in 1978 yılında Türkiye’ye dönme kararı almasından sonra ona sarı basın kartı vermesi ise bu damgayı iyice pekiştirir.

          Koloğlu, bir süre önce kaybettiğimiz Yayın Kurulu üyemiz Hikmet Aksoy ile..
          Bu damganın etkisi 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra daha da ağır olur. Acı ve sıkıntılı günler hiç peşini bırakmaz; “canına okunur”...
         1929 doğumlu Koloğlu, o kadar çalışkan ve birikimliydi ki gazetecilik ve tarih yazarlığı süresince 90 kitap yazdı ve bir rekora imza attı. 
                          Koloğlu, TGC Başarı Ödülleri Ön Seçici Kurul üyeleriyle

Yazı: Süleyman Boyoğlu
Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu-Ali Kılıç-Orhan Koloğlu arşivi)   

16 Nisan 2020 Perşembe

YAŞAMIN ZEVKLERİ Mİ?

KORONA GÜNLERİNDE EKSİKLİK VE PİŞMANLIK DUYMADAN OKUNACAK BİR YAZI:
                              HER SEFANIN BİR CEFASI OLUYOR 
                                                                                 
GÜRCAN ARITÜRK

              OKUMAK:  Okuma tutkunları, başka hayatlar da yaşar ama bazen duyarlı olduklarından ''bilip de yaşayamamanın yükünü'' taşır.

              SEKS: Bilgi, sevgi ve ''üretimle'' yaşama anlam katar ama  bazen yaşamın diğer zevklerini ''kaçırtır''.

             GEZMEK: Çok gezen çok bilir ama bazen yorgunluk her tarafı aynı hale getirir, hatta ''ressamın çayırlıklarını'' gerçekten güzel hale getirir.

             YEMEK: En azından ''ekmek parası'' için çalışılır ama bazen ''pasta'' kiloyu artırır, yaşamı (ve kalitesini de) azaltır.

              İÇMEK: Hayat sudur ama bazen ''şişede durduğu gibi durmuyor''.         

              ALMAK: Güçlü hissettiren zevk ama bazen vermek kadar zevkli değil.

              SATMAK: Karşılığını almak ne güzel ama bazen ''satmak'' diye bir şey var.

              YAZMAK: Bir tür boşalma ama bazen ''bazıları yazar, bazıları yaşar''.

              SİNEMA: Güzel bir rüya gibidir ama bazen ''uyanmak gerek.''

              TİYATRO: Yaşama canlı tanık olmanın hoşluğu ama bazen ''mış gibi yaşamanın'' dayanılmaz seyirliği.

               SPOR: Sağlam kafa için de gerekli ama bazen zorlama ''yırtar''.

               EŞYA: Sahip olmak güzel ama bazen sahip olmak için ''köle'' oluyoruz.

               ASKERLİK-ANNELİK: Aidiyet duygusunun zirvesi ama bazen savaş-büyük sorumluluk.

               EVLİLİK: Paylaşmanın ve sorumluluğun güzelliği ama bazen özgürlüğün sonu..

               SİYASET: Ülkeye hatta insanlığa hizmetin yolu ama bazen kandırmanın  çıkmaz sokağı.

               MESLEK: Her şeyden önce işe yaramanın hazzı ama bazen ''tembellik hakkı'' kadar değil.

               BAKIM: İnsanın kendisine bakması ne güzel ama bazen insan başkalarına da bakarak mutsuz olur.

               TIRAŞ-MAKYAJ: İnsanın kendisini iyi hissetmesi iyidir ama bazen ''seyirci hesaba çok katılır''.

               GİYİM: Temel gereksinimlerimizden birini karşılar ama bazen başkalarını karşılama biçimimizi olumsuz etkiler.

               AYAKKABI: Ne mutlu ayağın var ki alıyorsun ama bazen ''düşmanların bakacak diye''.

               SAĞLIK: Sağlıklı yaşamak gibi var mı ama bazen akranların kalmıyor.

               MÜZİK: Güzel duygular verir ve verdirir ama bazen mantığı yok sayan (temeli olmayan) bir coşku verir.

               ÇOCUK: Dünyaya gelişine ve büyümesine katkı iyi ama bazen gönlünü gönlüne uydurmaya kalkmak yükümlülüğü kötü.

               KİTAP: Okumak ve aktarmak için uygun ama bazen okumadan biriktirmek ve göstermek için.

               ve UYKU: Bir sonraki günü kaliteli yaşamak için kaçınılmaz ama bazen ölüm provası gibi. 
               
               SON SÖZ: Yerinde ve zamanında olmak kaydıyla her zevk bir de dozajındaysa ''ama bazen''siz olabilir değil mi? Yine de hayat ''eksiksiz'' ve pişman olmadan ''tam'' ve gerçekten güzel olmaz bence. 
           

15 Nisan 2020 Çarşamba

GEÇMİŞ ZAMAN SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLARI...

        Ne zaman hüzünlensem aklıma çakılan görüntüler siyah-beyaz fotoğraflar oluyor. Başka bir renk algılayamıyorum (sanırım bana özgü bir durum değil…) ve ne zaman siyah-beyaz fotoğraf görsem hüzünleniyorum. Beynimden çıkardığım ilk çivi hüzün oluyor…
        Gariptir ama bu hüzün duygusu beni mutlu ediyor.
        Gönderdiğin fotoğraflara baktıkça beynimdeki tokmak sesleri geriye çekiliyor şu an savaşı kaybetmek üzereler.
        Aristo mantığında yalnızca siyah-beyaz vardır-Belki de büyük düşünür Beşiktaşlıydı. Kim bilir!
        Bulanık yani gri mantık yüzyıllar sonra (elli yıl kadar önce) belirsizliklerle çalışabilme, çözebilme yöntemi olarak ortaya çıktı, çıkarıldı. Bu beni mutlu ediyor işte…
        Fotoğraf salt fotoğraf değildir.
Yayınlanan ikinci kitabının ilk sayfalarındaki “içindekiler” bölümünün ne kadar önemli olduğunu tartıştığımızı ve “önemli” olmasında mutabık kaldığımızı anımsarsın.
       Siyah-beyaz fotoğrafların tek tek hazin öyküleri olduğuna inanırım.  Önemli olan onları konuşturmak… Bak göreceksin sana anlatacakları o kadar çok şey var ki…
       “İçindekiler” bölümü ile yetinmemek gerek, içine dalmak, biraz kazımak çok fazla eşelemek gerek. Biraz kurcaladığında önce isimleri bulacaksın belli belirsiz, sonra o isimlere maske takacaksın. O maskeler sen resmi eşeledikçe şekil alacaklar; bir elinde ıspatula diğerinde fırça dünyanın en yaratıcı heykeltıraşı, en iyi portre yapanı sen olacaksın ve her şey illa siyah-beyaz olacak.
        Sonra şekil verdiğin o maskelerin ne kadar tanıdık veya ne kadar tanımadık olduklarını gözlüğünün üzerinden bakarak küçük kızına anlatacaksın. Kırpıştırdığın gözündeki bir damla yaşı parmağınla silerken iliklerine işleyen o tatlı hüznü yudumlayacaksın. Şakağında pıt pıt atan o incecik damarın maskelerden en arkada kalanının geçmişten gelen ve beyninin bir kıvrımında kireçlenmeye yüz tutmuş o masum kini nasıl da eritip ter ile birlikte akıttığına tanık olacaksın-tarih bunları yazacak…
         Fotoğraf… İlla siyah-beyaz olanı…
        Adamı konuşturuyor…

Yazı: Sakip BAYHAN
Fotoğraflar: Saadet Berköz Canoğlu'nun arşivinden...

17 Mart 2020 Salı

TÜRKİYE İLE İLGİLİ İKİ ARAŞTIRMA...


              Gürcan ARITÜRK

            Gözden kaçmasın, aşağıdaki ''Babalık Araştırması'' normal diyebileceğimiz ama kanıksamamamız gereken bir durumu ortaya koyuyor. ''Okuma Süresi Araştırması'' ise AB bağlantılı olmasa ''kendi kendimize gaz mı?'' diyebileceğimiz türden sonuç veriyor. Ne olur bu ikinci araştırmadan yine de ''okuyoruz işte'' sonucu çıkarmayalım. Ne okuduğumuza da bakalım. Aşağıda biri yerli öteki uluslararası 2 bilimsel araştırmayı özetledim. Birinci araştırma sonucunu yapan Vakfın adında anne ve çocuğun yanında babanın olmaması da araştırma sonuçları hakkında ipucu veriyor sanki!  İkinci araştırma sonuçlarını okurken, yıllar önce üniversitede istatistik dersi hocamız rahmetli Profesör Erden Öney'in ''2 tür yalan vardır, birinin mumu yatsıya yanar. Ama istatiki yalanın sönmez'' deyişini akılda tutmanızı da isterim. G.A   

                    TÜRKİYE'DE BABALIK ARAŞTIRMASI
             (AÇEV'in araştırmasına 51 ilden 3 bin 235 baba katıldı.)

           Türkiye'de babaların yüzde 91'i çocuk bakımında birincil sorumlunun anne olduğunu söylüyor.              
           Türkiye'de babalık araştırmasına göre babalar en çok çocuklarının zihinsel gelişimi konusunda desteğe ihtiyaç duyuyor.
           Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nın 51 ilden 3 bin 235 baba ile gerçekleştirdiği araştırmada, babaların yarısının, çocuğunu hiçbir zaman tuvalete götürmediği belirlendi.
           Babaların yüzde 36'sı  çocuğunun altını hiç değiştirmemiş, çocuğunun tırnaklarını hiç kesmeyen baba oranı da üçte biri buluyor.
           Araştırma, çocukları hastalandığında babaların yüzde 84'ünün onların yanında olduğunu ortaya koyarken bu oran ve ilgi, eğitim söz konusu olunca yüzde 35'e düşüyor.
           Babalar çocukların okul etkinliklerine de daha az katılıyor.
           Babaların ev dışında çocuklarıyla daha çok akraba ziyaretine ve alışveriş merkezlerine gittikleri görülüyor. 
           Çocuğunu uygun sinema ve tiyatroya götüren baba oranı yüzde 30'da kalıyor.

           Günde ortalama 9 saat 20 dakikalarını işte geçiren babaların çocuklarına  2 saat 20 dakika ayırabildikleri ama bu zamanın da onların gelişimlerini destekleyici nitelikte olmadığı araştırmanın bir diğer sonucu.
           Babaların yalnızca yarısı çocuklarına masal ve hikâyeler anlatıyor.                       
           Yüzde 57 oranında baba çocuklarıyla birlikte kurmaca oyunlar oynamıyor.
           Araştırmaya katılan babaların yüzde 38'i babalık eğitim almak istiyor, yüzde 43 oranında baba ise babalık eğitimi için vakit bulamadığını söylüyor.

                          OKUMAYA AYRILAN SÜRE

(Türkiye, günde ortalama 7 dakika ile Avrupa'da 6. oldu-Türkiye'nin geçtikleri arasında İngiltere ve Fransa da var)

        Avrupa İstatistik Ofisi'nden Türkiye ile ilgili ''iyi haber''...
        Türkiye, Avrupa'da okumaya ayrılan süre bakımından 15 ülke arasında altıncı oldu.
        Hep yakınılır, Türkiye'de kitap okuma oranının az olmasından.
        Avrupa Birliği'nin resmi kurumlarından Avrupa İstatistik Ofisi'nin araştırma sonuçları durumun ''hiç de vahim'' olmadığını ortaya koydu. 
        15 Avrupa ülkesinde 2008-2015 yılları arasında kitap okumaya ayrılan süre bakımından yapılan araştırmada Türkiye altıncı sırada.
        Yayımlanan araştırma sonucuna göre günde ortalama 7 dakika  kitap okunan Türkiye, Almanya ve Lüksemburg ile aynı düzeyde.
        Estonya'nın günde 13 dakika ortalama okuma süresiyle birinci olduğu araştırmada Türkiye, Finlandiya, Polonya, Macaristan ve Yunanistan'ın ardından altıncı sırada yer aldı.
       Türkiye okumaya ayrılan süre bakımından İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, İspanya, Hollanda ve Romanya'yı geride bıraktı. 
                                           
                                                    (Fotoğraflar: S.Boyoğlu)