YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
24 Şubat 2019 Pazar
20 Şubat 2019 Çarşamba
NE ÇOK ÖLDÜK!..
Teyzemin ölümünde; "Köylerimize kıran
girdi” diye yazmıştım. Maalesef “kıran” dur durak bilmiyor; bütün köylülerimizi
kırıp geçiriyor. Hem Refahiye’deki köylerimizden hem de İstanbul’da yaşayan yakın-uzak
köylülerimizden ölenlerimizin sayısı 17 Şubat’ta Dursun Babacan ve Fatma
(Fatime) Boyoğlu ile birlikte son 10 ayda 19'u buldu. Kaybettiklerimizin kimisi
genç, kimisi yaşlı, kimisi kadın, kimisi erkek idi…
İstanbul’da bir arkadaşımın ölümünün ardından
kaleme aldığım bir yazımda usta şairimiz Cemal Süreya’nın bir şiirinden alıntı
yaparak; “Her ölüm erken ölümdür…” demiştim. Ölenin genç, yaşlı olmasının hiçbir
önemi yoktu; zira ateş düştüğü yeri yakıyordu… Yakınlarımız, kaybettiklerinin
ardından durmadan ağıt yakıyor, gözyaşı döküyor. Birinin acısı dinmeden bir
başkasının ölüm haberi geliyor, gözyaşları bir türlü kurumuyor.
Yahu Azrail var
git birazda kötüler diyarına… Vefakâr, cefakâr köylülerimizin mezar kazmaktan dizlerinde derman, kollarında mecal kalmadı… Artık yeter!..
köylerinde vefat eden 19 yakınımızın adları şöyle:
1- İpek Boyoğlu (Sarıkoç-Bahasor-28 Nisan 2018-Cumartesi)
2- Hasan Boyoğlu (Sarıkoç-Odunlu-3 Mayıs 2018)
3- Eyüp İncesu (Sarıkoç-Düztarla-12 Haziran 2018)
4- Kemal Aydın (Sarıkoç-Mollaahmetler-14 Haziran 2018)
5- Hasan Çiğdem (Babaaslan-Amadun-29 Haziran 2018)
6- Fidan Çiğdem (Amadun-27 Temmuz 2018)
7- Tenzile Hüner (Düztarla-6 Ağustos 2018)
8- Güngör Çiğdem (Amadun-10 Ağustos 2018)
9- Kamil Çikdem (Amadun-23 Ağustos 2018)
10-Eraslan Bal (Derebaşı-Kardağı-31 Ağustos 2018)
(Kardağı’nda öldü)
11-Bedriye Babacan (Sarıkoç-Mollaahmetler-4 Kasım 2018)
12-Ali Rıza Toplar (Sarıkoç-Gırmolar-9 Kasım 2018)
13-Nazlı Nevruz (Amadun-14 Kasım 2018)
14-Turan Ağkaya (Babaaslan-Ağdaş-15 Kasım 2018)
15-Hamide Navruz (Amadun-27 Kasım 2018)
15-Hamide Navruz (Amadun-27 Kasım 2018)
16-Müzeyyen Boyoğlu (Bahasor-16 Aralık 2018)
17-Güldane Boyoğlu (Bahasor-31 Ocak 2019)
18-Dursun Babacan (Mollaahmetler-17 Şubat 2019)
19-Fatma (Fatime) Boyoğlu (Odunlu-17 Şubat 2019)
20-Hüseyin (Mustafa) Boyoğlu (Bahasor-2 Mart 2019)*
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
20-Hüseyin (Mustafa) Boyoğlu (Bahasor-2 Mart 2019)*
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
*Hüseyin (Mustafa) Boyoğlu bu yazı blokta yer aldıktan sonra (2 Mart 2019 tarihinde) vefat etmiş, Gölcük'te toprağa verilmiştir.
2 Şubat 2019 Cumartesi
TEYZEM ANNEME EMANET...
İnsanlar yaş ilerledikçe içinde bulunduğu ortam, çevre,
aldığı eğitim ve elde ettiği statüyü bir kenara koyar; özüne döner. Bu doğanın diyalektik gereği
olsa gerek…
Sadece kişinin kendisi mi? Elbette ki hayır! O kişinin
ailesi ve çevresi de hemen hemen aynı duyguları taşır. Şöyle ki; kişi dünyanın
neresinde olursa olsun belli bir yaştan sonra doğduğu yurt ve yetiştiği
çevrenin özlemiyle yanıp tutuşur; hayata gözlerini açtığı topraklara varıp
kalan ömrünü orada tamamlamak için can atar.
Yani kısaca toprak çeker. Bu can atış sadece özlemle ilgili de değildir; veda vaktinin geldiğine de işaret edebilir.
Yani kısaca toprak çeker. Bu can atış sadece özlemle ilgili de değildir; veda vaktinin geldiğine de işaret edebilir.
Gelenek ve göreneklerimizde eğer kişi memleket özlemi çekiyorsa,
doğduğu topraklara ulaşmak için çok istekli olur. Eğer bu arzusunu gerçekleştiremezse
ailesi ve yakınları bu isteğini mutlaka yerine getirir. Bazıları için bu durum
anlamsız gelebilir. Son günlerde “Ben öldükten sonra yakın”, “Ben öldükten
sonra organlarımı bağışlayın; kadavra olarak kullanılsın” diyenler yanında, bir
bütün olarak toprak altında çürümeyi kabul edenlerin tartışmalarına da şahit
oluyoruz.
Bizim aile ve köylülerimiz de cenazelerini bağışlamak yerine bugüne kadar ki geleneklerini bozmadı ve yaklaşık son dokuz ayda sanki “kıran” girmiş gibi 15’i geçen ölülerini memlekete götürdü. En son 31 Ocak’ta zatürree sonucu İstanbul’da aramızdan ayrılan teyzem Güldane’nin arzusunu yerine getirdik ve eşinin de yattığı memleketimize götürdük.
Bizim aile ve köylülerimiz de cenazelerini bağışlamak yerine bugüne kadar ki geleneklerini bozmadı ve yaklaşık son dokuz ayda sanki “kıran” girmiş gibi 15’i geçen ölülerini memlekete götürdü. En son 31 Ocak’ta zatürree sonucu İstanbul’da aramızdan ayrılan teyzem Güldane’nin arzusunu yerine getirdik ve eşinin de yattığı memleketimize götürdük.
Ancak, memleketimiz öyle yakın bir il değildi. Otobüsle 15-16
saatte gidilebilen Erzincan ilinin Refahiye kazası idi. Kazası olsa iyi yoğun
kar yağışı nedeniyle yolu kapalı olan Bahasor (Sarıkoç) köyüydü. Gitmeden önce
köy muhtarı Kaya’nın girişimleri sonucu Karayolları’nın yolunu açtığı bir köydü.
Komşu
Kersen köyü yakınına kadar Kartal Belediyesi’nin sağladığı otobüsle gittik. Önde
Karayolları'nın greyderi, ardından bizlerin içinde bulunduğu minibüsler zar zor,
kimi yerde ite kaka cenazemizi toprağa vereceğimiz köyümüze ulaştırdık.
Allah’tan bir gün önce muhtar mezar yerini komşuların yardımıyla açtırmıştı da mezar yeri kazıma sıkıntısı yaşamadan teyzemin defin işlemini gerçekleştirdik.
Allah’tan bir gün önce muhtar mezar yerini komşuların yardımıyla açtırmıştı da mezar yeri kazıma sıkıntısı yaşamadan teyzemin defin işlemini gerçekleştirdik.
Hem de geçen yıl Nisan ayında kaybettiğimiz 5 kardeşin en
küçüğü olan annemin yanına… Sadece annem mi? Hayır! Dedem, babaannem, teyzemin
kocası da orada… Hem de genç bir ardıç ağacının altındalar… Hepsini birbirine
emanet ederek, gönül rahatlığıyla köyden ayrıldık…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)22 Aralık 2018 Cumartesi
KÖYCEĞİZ'DE "NOEL PAZARI"...
Yıllardır kültür ve sanat merkezi dendiğinde akla İstanbul
gelirdi. Ardından İzmir, Ankara, Antalya, Adana gibi şehirler de İstanbul’u
takip etmeye başladı. Şimdi ise büyük şehirlerin yoğunluğundan kaçan
sanatçılarımız Ege ve Akdeniz’in küçük ve şirin kasabalarında hünerlerini
göstermeye başladılar. Kimileri büyük galeriler, kimileri de küçük atölyelerde
yetenek ve becerilerini konuşturuyorlar. Hatta bazı sanatçılarımız da
Edremit-Zeytinli’de ressam Ülkü Acar’ın yaptığı gibi büyük bir alanı “Sanat
Bahçesi” yaparak eserlerini sergiliyor. Hem de genç yetenekleri keşfedip
topluma kazandırıyorlar.
Benim ortaokuldan resim ve edebiyat konusunda çok yetenekli bir
arkadaşım vardı; adı Leman Börklü idi. Sonra evlendi Gürcanok soyadını da aldı.
Yıllar sonra ortaokul arkadaşlarımız ve öğretmenlerimizle buluşup bir araya
geldiğimizde sevgili Leman’ın başka yeteneklerinin de olduğunu keşfettik. Artık
kendisinin bir sürü şiir yazdığını ve bunlardan bazılarının şarkı sözü olarak
bestelendiğini de öğrendik. Bu şiirlerinin internette dolaştığını da...
Leman, 20 yıla yakın Şile ve Ağva’da küçük bir atölyede deniz
kenarında topladığı çakıl taşları, atık cam şişeleri, CD’ler üzerine
nazarlıklar, bardak altlığı, fincan altlığı ve resimler yaptı. Bir de baktık Leman kardeşimiz bu kez Muğla-Köyceğiz’de…
Leman burada ne mi yapıyor? Leman bu hiç boş durur mu? Yaklaşık beş yıldır da
Köyceğiz’de bir atölye kurup, el sanatlarıyla uğraşıyor. Leman vakit buldukça
belediyenin tahsis ettiği “Sanatçılar Sokağı”nda, atölyesinde ürettiği
eserlerini de sergiliyor.
Leman, “En hareketli ve güzel etkinlik Köyceğiz’de kurulan
‘Noel Pazarı’dır. Yılda bir kez kurulur. Çevre ilçe ve illerden gelenler olur.
Özellikle Marmaris, Bodrum, Fethiye, Göcek gibi yerlerden…” diyor.
Sevgili arkadaşım daha nice şiirler ve el sanatı eserler üretmeni bekliyoruz.
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)
8 Aralık 2018 Cumartesi
BİR KÖY OKULU HİKÂYESİ (2)
1965-66 yıllarında iki
barakadan oluşan Ayvalıdere İlkokulu’nun yerine iki katlı betonarme bina
yapılırken, bizden bir sınıf üstte olan beşinci sınıfın okuduğu tek katlı sarı
binanın fotoğrafı… Dördüncü ve üçüncü sınıflarda o binanın yanına kondurulan
iki barakadan birinde okuyorduk.
İstanbul’un Avrupa yakasındaki ilçelerinden biri olan Esenler,
Bizanslılardan kalma bir yerleşim yeridir. Bu bölgenin en eski ahalisi Litros
(Esenler) ve Avas (Atışalanı) adlarıyla kurulan köylerde yaşayan Rumlar’dır. Bu
iki köy Bizans İmparatorluğu’nun şaşalı döneminde çeşitli tarım ürünleri yetiştirerek,
Bizans sarayına ekonomik katkıda bulunuyordu.
Osmanlı döneminde ise Mahmutbey nahiyesi (bucağı) içerisinde birer Rum
yerleşim yeri olan Litros ve Avas köylerinin etnik yapısı 1923 yılında Lozan’da
Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “Nüfus Mübadelesi Antlaşması”yla
değişti. Rum kökenli halk mübadele sonucu Yunanistan'a göç ettirildi. Boşalan bu
köylere ise Balkanlar’dan (Yunanistan, Yugoslavya ve Bulgaristan) mübadele ile
gelen göçmenler yerleştirildi. Litros ve Avas köyleri adlarını 1930'lu yıllara
kadar korudu. 1930 sonrası, Litros’un adı
“Esenler”, Avas’ın adı da “Atışalanı”
olarak değiştirildi; yani Türkçeleştirildi.
Ben 1955’te
Erzincan/Refahiye’de doğdum. Doğumumdan 40 gün sonra babam önce Erzurum’a,
sonra da Kore’ye askerlik görevini yerine getirmek için gitti. 1957 senesinde, teskere alıp döndüğünde, annemin hastalığı
nedeniyle İstanbul’a geldik. Önce Sağmalcılar-Altıntepsi’de kısa bir ikametten
sonra Cevizlibağ’a (Bu arada 6 yaşındaki amcam Turan'ı 1961'de burada trafik kazasında kaybettik) yakın bir Arnavut vatandaşın evine taşındık. Taşındık derken
eşyalarımız bir yatak-yorgan, bir tencere, bir iki tabak ve bardaktan ibaretti.
Bu evde Davutpaşa Askeri Fırın’da aşçılık yapan dedem de kalıyordu. Altıntepsi’de
ve Cevizlibağ’da ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım dedemin
bir akrabasının (lakabı Cıbıl olan) bir bakışıyla beni korkutup bayıltması ve
çamaşır yıkayan annemin arkasına yığılıp kalmam, bunun dışında hiçbir şey anımsamıyorum.
Memlekette
annemi bekleyen iş güç olduğu için aynı yıl içerisinde memlekete dönüş yaptık.
Memlekette bir yıl sonra bir kardeşim daha oldu. O yıla kadar benim nüfusa
kaydım yapılmamış; babam herhalde suçlu duruma düşmemek ya da çalıştığı yerden
çocuk parası almak için yeni doğan kardeşimle beni ikiz diye yazdırmış…
1960 yılında
açılan köy okuluna bir yıl sonra kayıt için gittim. Yaşım tutmamasına rağmen kaydım yapıldı; sorunsuz gidip geldim. İkinci sınıfa geçtim. Sınıfın
çalışkan öğrenciler arasında sayılırdım. İkinci sınıfı da geçtikten sonra, 1964
yılının yazında, İstanbul’a göçtük. Yarısı İstanbul’da, yarısı Erzincan’da olan
ailemiz birleşiyordu. Büyük kente gelişimiz Kemah üzerinden oldu. Komşu köy
değirmenine kadar yatak yorgan yüklü atlar önde, bizler arkada yayan yürüdük.
Bir müddet burada bekledikten sonra tozlu yolda homurdanarak gelen bir kamyonun
önce gürültüsünü, sonra da kendisini gördük. Kamyonu daha önceleri yüksek bir
tepenin eteğinde olan babaannemin köyünden uzaktan da olsa görüyor ve biliyordum.
Korkusuzca kasasına bindim. O yıllar Refahiye’de ve Kemah’ta otobüs yoktu; varsa
da ben bilmiyordum. Kemah’ta bir “otel”e yerleştik. Bisküvi ile tanışmam ilk
burada oldu. Kısa kol giyinik güzel kızları da ilk kez otelin camından gördüm.
Ne kadar otel odasında kaldığımızı hatırlamıyorum. Bir müddet sonra türküsünü ezbere
bildiğim ve okulumuzda düzenlenen bir düğünde söylediğim “kara tren” düdüğünü
uzun uzun çalarak istasyona yanaştı ve durdu.
Babamı bir
telaş aldı. Dedem, küçük halam, ağabeyim ve ikiz gösterilen kardeşim Mustafa
ameliyat için gittiği İstanbul’daydı. Babaannem, annem, iki küçük kardeşim ve
bana acele etmemiz için ha bire söyleniyordu. Trenin bir kompartımanına
doluştuk. Tren yine uzun uzun düdük öttürerek ve de “çuf çuf” şeklinde sesler
çıkararak hareket etti. Kompartımana bilet kontrolü için kondüktör girdiğinde
beni ya babaannemin kara çarşafının (babam bu kara çarşaftan anneme de
getirmişti ki daha önce hiç kara çarşaf giydiklerini hatırlamıyorum! Örf ve
adetimize uygun olmayan bir örtü ile ilk kez karşılaştım. Çünkü köyde herkesin
başında bir yazma, bir de entari olurdu) arka kısmına saklıyor ya da öteberi
konulan üst taraftaki rafın üstüne çıkartıyor, üstüme bir şeyler örterek
yolculuk yapıyordum. Sebebini sorduğumda, biletsiz olduğum, yani kaçak olduğum
için böyle yaptıklarını söylediler. İstanbul’a kadar bu durum her kontrolde
böyle devam etti. Tren yolculuğunda da fazla bir şey hatırlamıyorum, sadece
camdan dışarı bakarken kıvrık bir yolda arkamızdan bir yılan kuyruğu gibi
uzanan ve peşimizden gelen vagonların böyle ardı ardına nasıl sıralandığını merak
ediyordum. Bir de Kemah’tan sonra girilen zifiri karanlık tünellerin beni
ürkütmesiydi. Elinde sazıyla türkü söyleyen bir kişiyi de hatırlar gibiyim… Sazı
da babamın amcası köye getirmişti, oradan biliyorum, yalnız çalmasını bilmiyordu;
sadece tıngırdatıyordu…
Haydarpaşa
Garı’nda bizi babamın amcası karşıladı. Hasan Amca, Merbolin Boya Fabrikası’nın
şoförüydü; babam da bir çalışanıydı. Dodge ya da Fargo kamyonete iki
yatak-yorgan, boz bir ayı postu, birkaç tabak-çanak, ardından da biz
yerleştirildik. Hava sıcaktı, kamyonetin arka kapısı hafif aralık bırakılarak (herhalde
havasız kalmayalım diye) hareket etti. Arabalı vapura nereden ve nasıl
bindiğimizi, denizi nasıl geçtiğimizi hiç anlamadım. Yıllar sonra Cağaloğlu’nda
çalışmaya başlayınca “Babıâli Yokuşu”ndan çıktığımızı hatırladım. Anımsamam da
Arnavut kaldırımı olan yokuşta kamyonetin lastiklerinin pıtır pıtır ses
çıkarmasından olsa gerek…
Kamyonetten
Hasan Amca’nın evinin önünde indik. Kalabalık konu-komşu bizi karşıladı. Ev
bahçeli, tek katlı ve 3 odalı bir evdi. İki aile üç odalı, iki mutfaklı ve iki
tuvaletli, bir sofalı eve sıkıştık. O yıllar böyle evi olanlar genellikle bir
odasını ya da iki odasını kiraya veriyor, kiracısıyla birlikte yaşıyorlardı. Sanırım
bir 10-15 gün bu evde kaldık. Sonra aynı sokakta ve bir ev aşağımızda inşaatı
yeni biten yine tek katlı ve bahçeli müstakil bir eve kiracı olarak geçtik. İşte
göçtüğümüz bu evin ve babamın amcasının evinin Mahmutbey bucağına bağlı Esenler
köyünün Çiftehavuzlar Mahallesi’nde olduğunu öğrendim.
Mahalle köylülerimiz
ve komşu köylülerle doluydu, ama çocuklarıyla kaynaşmamız kolay olmadı. Önce
konuşmamızla, sonra oyunlarımızla alay edilmeye başlandı. Onlar gibi güzel
Türkçe konuşamıyorduk. Onlar gibi ayakkabı, pantolon ve gömleklerimiz de yoktu.
Çember çevirmesini, top oynamasını, karpit patlatmasını, uzun eşek oynamasını,
misket oynamasını beceremiyordum. Bunları öğrenmem zaman aldığı için bizden
önce gelen köyümüzün çocukları ile kaynaşamadım. Velhasıl ayak uydurmamız kolay
olmadı. Kavgasız, gürültüsüz günüm geçmiyordu. Rengim sarıydı. Büyükler “Gel
sarı, git sarı” diye seslenirdi. Arnavut ve Boşnak komşularımız da vardı. Yaşıtlarım
ve benden birkaç yaş büyükler onlara benzetiyor olacaklar ki beni “Arnavut”
diye kızdırıyorlardı. Sadece onlar olsa neyse, Boşnak-Arnavut, Giresunlu Laz çocukları
da aynı hitap şekliyle kızdırıyordu. Ben de zıvanadan çıkıyor; basıyordum
küfrü. Gücüm yetsin yetmesin başlıyordum yumruk yumruğa ya da tekme-tokat
kavgaya… Kavga etmesini de bilmiyordum. Yumruk atmasını, tekme atmasını pek beceremiyordum;
adeta düğünlerde ve köy okulunda tutturulan güreşler gibi alt-üst oluyordum.
Bir yazı böyle
geçirdim. Okul kaydım Ayvalıdere İlkokulu’na (1980 sonrası adı Atatatürk İlkokulu olarak değiştirildi) yapıldı. Yapıldı ama kim yaptı;
babam mı, dedem mi hiç mi hiç hatırlamıyorum. Üçüncü sınıfa kaydolurken beni
yanlarında götürdüler mi, götürmediler mi onu bile anımsamıyorum.
Mahalle
çocuklarına uyum sağlayamamışken, bu kez de okul arkadaşlarımla uyum sorunu
yaşamaya başladım. Köy okulunda sınıfın ikincisi, haydi üçüncüsü pozisyonunda
olan ben en tembel öğrenci oldum. Sözlü sınava katılmayı hiç sevmedim. Giydiğim
önlük sanırım ya köyden getirdiğim ya da ağabeyimin benden önce Mevlanakapı’da öğrenciyken giydiği rengi
solmuş eski bir siyah önlüktü.
Öğretmenimiz
Mithat Küçükömeroğlu idi. Herkes Mithat öğretmenin iyi bir öğretmen olduğunu,
çocukları dövmediğini söylüyordu. Bu anlatılanlar beni rahatlatıyordu, ama
ürkekliğimi, çekingenliğimi bir türlü yenemiyordum.
O yıl
Matematik dersinden ikmale kaldım. Bu arada iki barakadan ibaret Ayvalıdere
İlkokulu’nun müdürü de yakışıklı ve çalışkan Galip Diril’di. Gazeteci olduğu da
söylenirdi. (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ndeyken Hürriyet gazetesinden Ahmet
Çitoğlu ile tanıştım. Çitoğlu’na sorduğumda Galip Diril’le birlikte çalıştığını
söyledi) Ama o zamanlar ben gazetelerin yoğunlukta olduğu ne Cağaloğlu’nu, ne
de gazeteciliği bilmiyordum.
İlkokul Müdürü Galip Diril okuttuğu 4. sınıf öğrencileriyle Çiftehavuzlar'daki barakanın önünde..
İlkokul Müdürü Galip Diril okuttuğu 4. sınıf öğrencileriyle Çiftehavuzlar'daki barakanın önünde..
Galip müdür,
ilkokulu önce (1962 yılında) barakaların kondurulduğu yerin 60-70 metre
ötesindeki sarı bir binanın bodrum katında faaliyete geçirmiş. Yaşı büyük olan
öğrencileri, harfleri tanıyanları bir üst sınıfa atlatmış. Sonra barakalara
geçmişler. Yani bizim sınıftan önde dördüncü sınıf vardı.
Esenler
Dörtyol’daki sarı binanın önünde beşinci sınıfları okutan Makbule Cephanecigil,
3. sınıfları okutan Nurten Güneser ve eşi Hikmet Bey, Müdür Galip Diril, 4.
sınıfları okutan Saadet Berköz ve Galip beyin gazeteci arkadaşı… 1965-66 eğitim öğretim yılı…
Galip Müdür,
girişimci olduğu için barakaların yerine betonarme bir bina işine girişti. Barakalar
bu kez Esenler-Dörtyol’a götürüldü. Barakaların yanında sarı bir bina daha
vardı. Beşinci sınıflar o binada eğitim-öğretim görmeye başladı. Ha
unutuyordum. Bu sarı binada matematikten sınava tabi tutuldum. Başarısız
olduğumu düşünerek, sınav çıkışı ağlamaya başladım. Ağlarken birisi “Ne
ağlıyorsun oğlum geçtin!” deyince ağlamam sevince dönüştü.
Saadet öğretmen ve 4. sınıf öğrencileri…
Esenler’de
yine bir barakada dördüncü sınıfa başladım. Başladım ama yine öğretmenim
değişti. Öğretmen değişikliğinden yılmıştım. Memlekette önce Şükrü Kement’in
öğrencisi, sonra da Turan İhtiyar’ın öğrencisi olmuştum. Şimdi de Mithat Öğretmen
değişiyordu. Yerine kimin geleceğini bilmiyorduk.
Beşinci
sınıfları bu kez Galip Öğretmen değil de Makbule Cepanecigil adlı hoş bir kadın
öğretmen, üçüncü sınıfları da Nurten Güneser ile Hikmet Güneser okutacaktı. Bizim
sınıfımızı kimin okutacağını bilmiyorduk. Ta ki bir gün sınıfa hoş, çıtı-pıtı,
güzel genç bir kız gelinceye kadar…
Benim aklımda
sınıfa babasıyla geldiği kalmış; yanılıyor olabilirim… Kendisini tanıttı;
Niğde’den geldiğini. Adının Saadet Berköz olduğunu, öğretmen okulundan mezun
olduğunu (Okulumuza nasıl geldiğini Anneler Günü ile ilgili ‘Annem’e’
adlı kitapta anlatmıştım) söyledi. Annesinin vefat ettiğini, babasıyla
İstanbul’da yaşayacağını falan söyledi. Sevecen, sıcak tavırlıydı. Gözlerinin
içi gülüyordu. Daha ilk günden bütün sınıf yeni öğretmenimizi sevdik ve kaynaştık.
Masaları birleştirerek altışar kişilik çalışma gurubu oluşturdu. Arkadaşlarla
dayanışma içinde dersler çalışıyorduk, diğer guruplarla adeta tatlı bir yarış
halindeydik. Bir gün temizlik kontrolünde mendillerimizi çıkardık, ellerimizi
sıramızın üzerine koyduk. Bir tek beni tahtaya çıkardı. Ne yapacağını, ne
söyleyeceğini bilmediğim için biraz ürkek ve korkak beklerken; “Bakın çocuklar
işte hepinizin ellerini ve parmak aralarını bu arkadaşınızınki gibi görmek
istiyorum” dediğinde çok şaşırdım. Ben hep sokakta misket, top peşinde
koşturduğum için kız arkadaşlarımın daha şanslı olacağını düşünürken, beni
seçip ortaya çıkarması uzun süre mutlu etmişti.
Esenler
merkezdeki okula gelip gitmelerimiz biraz meşakkatli oluyordu. Okul tam gündü.
Sabahları Çiftehavuzlar’daki evimizden çıkıyor, yarım saat kadar süren bir
yürüyüşten sonra Dörtyol’a varıyorduk. Öğlen arası bir buçuk saatti. Bazı
günler eve gelip karnımızı doyuruyor, bazı günler de 25 kuruşluk taze simit ve
gazoz almaya paramız yetmediği için bayat olan 15 kuruşluk simitle öğünü
geçiştiriyorduk.
Bu gidiş-gelişlerimizde Esenler’in “çete çocukları” yolumuzu kesiyor,
kaçamayacak olanları bir güzel dövüp bırakıyorlardı. Bu yüzden çok zaman,
aramızda bizden birkaç yaş büyük arkadaşlarımız olmadan yola çıkmıyorduk. Bir
keresinde “Çingene Mahallesi” dediğimiz semtten gelen güçlü kuvvetli Yaşar Atuğ
arkadaşımız olmasaydı, dayak yememiz kaçınılmazdı. Bu çete Davutpaşa
Kışlası’nın arka kapısına yakın bir yerde yolumuzu kesti. Yaşar arkadaşımız
yiğit bir çocuktu. Bizlere; “Siz devam edin, ben bunları oyalarım. Onlarla baş
ederim” diyerek bizi okula gönderdi. Biz sınıfa girip oturduk, Saadet öğretmen
de geldi. Derse başlamıştık ki Yaşar’ın yüzü-gözü şişmiş, bazı yerlerinde
morluklarla ama gururla sınıftan içeri girdiğini gördük. Bu duruma hem çok
üzüldük; arkadaşımızı yalnız bıraktığımız için, hem de onlara meydan okuduğu
için gurur duyduk. Durumu öğretmene anlattığımızda o da Yaşar’la gurur duydu.
Her hafta başı
ve hafta sonlarında İstiklal Marşı’nı Saadet öğretmen öğrencilere söyletirdi.
Söyletirken bir orkestra şefi gibi ellerini ve kollarını oynatmasını içimden
çok beğenirdim. İlk piyes oyununu ondan öğrendik. Hatta sanırım “Cimri” adlı
bir oyundu. Bana da rol verdi. Piyesin bir sahnesine “Kral hazretleri” “Kral
hazretleri” diyerek katılmam gerekiyordu, ama ben barakanın arka bölümünde
şimdi tam aklımda değil, sanırım yemek yemeye ya da bir arkadaşla
konuşmaya daldım. Saadet öğretmenin kapıyı açıp, sinirli ve heyecanlı bir
şekilde; “Oğlum sen ne yapıyorsun. Niye gelmiyorsun?” diye biraz sitemli
konuşmasını da hâlâ unutamıyorum.
Arkada solda Galip Diril’in
eşi Hayriye Diril, Saadet öğretmen ve 5. sınıf öğrencileri… 1966-67 eğitim
öğretim yılı.
Beşinci sınıfı
Çiftehavuzlar’da yapılan yeni okulumuzun ikinci katında okumaya başladık.
Beşinci sınıfta öğretmenim değişmedi. Saadet öğretmen bizi okutmaya devam etti.
Artık öğretmenimi de, sınıfımı da sevmeye başladım. Ama güzel bir tokadını hak
ederek yedim… O da dördüncü ve üçüncü sınıf öğrencisi iki öğrencinin kavgasını
kimin gördüğünü soran Sezen öğretmene parmak kaldırıp “Ben gördüm” deyip
sınıftan çıkarken, o anda sınıfa girmek üzere olan Saadet öğretmenin elleri yüzümde
güzel bir şırak sesi çıkarttı. Sezen öğretmen; “Niçin bunlar kavga etti? Hadi
anlat” deyince, tokadın acısını daha geçmemişti; “Öğretmenim ben kavgalarının
sonrasını gördüm” dedim ve kavgalarını anlatmadan sınıfıma utanç içinde döndüm.
Bu hak ettiğim tokattan hayatım boyunca büyük dersler çıkardım, bir daha da bu
gibi işlere burnumu sokmadım. Hay sağ olasın benim güzel öğretmenim…
Tabii Saadet
öğretmen güzel bir kadındı. Çapkın erkek öğretmenlerimiz ha bire kur
yapıyorlardı. Gerçek yaşı henüz 17 olan öğretmenimizi biraz kaba tabirle
“kapma” yarışındaydılar. Çocuktuk ama Saadet öğretmenimize Sezen öğretmeni,
Erdal öğretmeni yakıştırıyorduk. Hatta yaş farkı olmasına rağmen yakışıklı
Galip müdürümüzü bile daha uygun buluyorduk. Hiç beklemediğimiz bir şey oldu.
Saadet öğretmen biz beşinci sınıftayken Turan Canoğlu ile nişanlandı. Başta ben
olmak üzere hepimiz şaşırdık… Çünkü öğretmenimizi bir prenses gibi görüyorduk;
ancak bir prensle evlenebileceğini düşünüyorduk…
Beşinci sınıf sonunda bitirme sınavlarına tabi tutulduk. Okul bitti ama diplomamı alamadım. Babam, Zeytinburnu Asliye Ceza Mahkemesi'ne başvurdu. İki memleketlimizi şahit göstererek, yaşımı büyüttü, öyle diplomamı alabildim.
Beşinci sınıf sonunda bitirme sınavlarına tabi tutulduk. Okul bitti ama diplomamı alamadım. Babam, Zeytinburnu Asliye Ceza Mahkemesi'ne başvurdu. İki memleketlimizi şahit göstererek, yaşımı büyüttü, öyle diplomamı alabildim.
İşte böyle…
Prenses öğretmenimizle hâlâ görüşüyoruz. Hem de ailece…
Çiftehavuzlar'da barakalar yapılmadan önce öğrenciler fotoğrafta arkamda görülen iki katlı binanın bodrum katında eğitim ve öğretim görüyorlarmış..
Yazı: Süleyman Boyoğlu
Fotoğraflar: S.Boyoğlu ve arşivi…
Etiketler:
Altıntepsi,
Atatürk İlkokulu,
Ayvalıdere İlkokulu,
Cevizlibağ,
Çiftehavuzlar Mahallesi,
Davutpaşa Askeri Fırını,
Esenler,
Esenler Ortaokulu,
Kemah,
Mahmutbey,
Merbolin,
Mevlanakapı
13 Ekim 2018 Cumartesi
19 Eylül 2018 Çarşamba
DÜN YİNE OKULLU OLDUK!
Geçtiğimiz Pazartesi günü tüm
yurtta binlerce ilkokul çocuğu ders başı yaptı. Yeni bir öğretim yılı
başladığında da hepimiz biliriz ki ilkokul çocukları anne babalarıyla birlikte
büyük bir heyecan yaşarlar. İşte biz de dün üç arkadaş (18 Eylül Salı) aynı
heyecanı yaşadık. Yalnız bizim anne-babalarımız yanımızda yoktu, ama eşlerimiz
vardı. Hepsinden önemlisi de ilkokul öğretmenimiz yanımızdaydı.
Şimdi niye böyle bir giriş
yaptım; anlatayım…
Arkadaşım Sakip’le benim
ilkokul öğretmenim olan Saadet Berköz Canoğlu’yla Salı günü buluştuk. Şimdi
Sakip’i niye karıştırıyorsun diyeceksiniz. Zira Sakip de Saadet öğretmenimin
eşi Turan Canoğlu’nun öğrencisiydi. Sakip ve ben Saadet öğretmenimizle sık sık
olmasa da arada bir araya geliyoruz. Ancak bu seferki buluşmamız başkaydı.
Başkaydı, çünkü bu kez
öğretmenimizi de yanımıza alarak ilkokuldan arkadaşımız Eser Tokdemir’i İkitelli’deki
evinde ziyarete gidecektik; Merter’de buluştuk… Eser’le 1968 yılından bu tarafa
toplam üçüncü görüşmemiz ve buluşmamız olacaktı. İlkokuldayken bir sokak
arkamızda oturan Eser’le ortaokul birinci sınıftan sonra yollarımız ayrıldı. Tekrar
görüşmemiz yaklaşık 25 sene sonra o zamanlar Fatih’te oturan Saadet
öğretmenimizin evinde, ikinci görüşmemiz de annemin vefatından sonra yine
öğretmenimizle yaptığı ziyaretle oldu.
Eser bu ziyarette bizi
İkitelli’deki evine davet etmişti; araya yaz ayları girince herkes bir yerlere
gittiğinden bu ziyaret gerçekleşememişti. İşte şimdi iadeyi ziyarette
bulunacaktık. Hepimizde cep telefonu vardı, adresi de Eser’den almıştık ama
yine de navigasyona başvurduk.
Yolda bazen “Navigasyon da
kimmiş!” diyerek kafamıza göre yol aldık. Ancak bu umursamamam bizim dünyanın
güneşin etrafında dönmesine benzedi. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk. Sonra
tekrar navigasyona güvenip yolumuza devam ettik. Basın Ekspres yolundan Soyak
sitelerine doğru yol almaya başladık. Burada da birkaç kez dönüp durduktan
sonra sora sora, navigasyonun sesli tarifine göre sitelere yaklaştığımızda
Saadet öğretmenimiz artık yol göstericimiz oldu. Çünkü daha önce bir kez
geldiğini söyledi. Taksi durağını görünce de bayağı bi heyecanlandı;
- “Bak işte şuradan devam
edeceğiz, hiçbir yere sapma” deyince hepimiz siteyi bulmamıza az kaldığının
sevincini yaşadık.
Bazen yanımdaki eşime;
- Şuradan mı gitsek?
Dediğimde;
- Beni yol tarifi işine
karıştırma, sonra beni suçlarsın, diyip işin içinden sıyrılması da görülmeye
değerdi.
Sakip’in ise her zamanki gibi
ben ne kadar yolu karıştırırsam o kadar keyif alan bir arkadaştı. Neyse site
görevlisine Eser’in adını verip kapıdan içeri girdik. Eser oturduğu binanın
kapısında bizleri karşıladı. Hava günlük güneşlikti;
- Hele bir soluklanın,
içeride sıkılırsanız bahçemiz güzeldir, oradaki masa ve sıralarının üzerinde
çaylarımızı yudumlarımız, dedi.
Eser’in giriş katındaki
dairesinin arka penceresinden çocuk parkı ve yeşilliği görünce eşlerimiz;
-Biz bi dolaşıp gelelim. Bahçe
güzele benziyor. Eğer dışarısı sıcaksa dışarıda oturalım, dediler ve gittiler.
Bir müddet sonra
döndüklerinde;
- İçeride oturmaya devam.
Dışarısı güneş, ama hava biraz serin dediler.
Zaten bizim de dışarıya
çıkmaya niyetimiz yoktu. Eser’in yaptığı böreklerin, poğaçaların kokusu bizi
adeta salona mıhladı. Karnımızda acıkmıştı. Kan kırmızısı çayın da bardaklara
doluşunu görünce keyfimiz iyice yerine geldi.
Küçücük salonda öğretmenimiz
Saadet hanımla bizlerin anıları birbirine karıştı. Eşlerimiz Hüsniye ve Fatoş
da bu anılarımızı keyifle dinlediler.
Eser’in okulu yarım bırakması
içimi burktu. Daha önce Saadet öğretmenim Eser’in okulu neden bıraktığını birazcık
anlatmıştı, çok üzülmüştüm. Çünkü Eser, ilkokulda “eeee”lemeden,
“meeeee”lemeden çok güzel kitap okurdu. Türkçesi muhteşemdi. Günümüz televizyon
muhabirlerine, spikerlerine taş çıkartırdı. Ama azimli arkadaşımın iyi bir modelist,
iyi bir terzi, iyi bir el sanatları ustası, hepsinden de önemlisi iyi bir aşçı,
iyi bir pastacı- börekçi olduğunu gözlemledik, dilimizle de tattık…
Yüzünden tebessümü hiç eksik
olmayan arkadaşım Eser’le 3-4 saatlik sohbetin sonunda ayrılma zamanımız
gelmişti. Eser yine bizi binanın bahçesine kadar uğurladı. Çıkışta yıllardır
unuttuğumuz komşuluk ilişkilerine şahit olduk. Komşuları Eser’in arkadaşı ve
öğretmeni olduğumuzu öğrendiklerinde hepsinin de gözlerinin içleri gülerek
içten; “Hoş geldiniz… Hoş geldiniz öğretmenim” demelerini sanırım hiç
unutmayacağız…
İşte böyle…
Ha unutuyordum, bu sefer Eser bizleri memleketi Saray’daki köyüne davet etti. Hem de İğneada’daki Longoz ormanlarına götürme sözü vererek…
Ha unutuyordum, bu sefer Eser bizleri memleketi Saray’daki köyüne davet etti. Hem de İğneada’daki Longoz ormanlarına götürme sözü vererek…
Yazı: Süleyman Boyoğlu
Fotoğraflar: Fatoş-Sakip Bayhan
14 Eylül 2018 Cuma
UNUTULAN MESLEKLER...
Usta çırak ilişkisiyle günümüze kadar ulaşan kaşıkçılık, keçecilik, hasırcılık, sedef işlemeciliği gibi el sanatları işiyle uğraşanların son temsilcileri İstanbul-Taksim'de... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
ÇİRKİNLEŞEN İSTANBUL FOTOĞRAFLARI...
Yöneticiler, İstanbul'u tanınmaz hale getirmek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ediyorlar. Eğer bu kentte doğup büyüdünüz ve bir süre bu kentten ayrılıp döndünüzse "Bu benim yaşadığım şehir mi!" deyip hayretler içinde kalırsınız... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































