YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
23 Haziran 2021 Çarşamba
29 Mayıs 2021 Cumartesi
DATÇA; BİR YIL SONRA

Datça'nın geçen yıl Mayıs ayı görünümü ile bu yılın Mayıs ayı görünümü... Aradaki farkı bulun! (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
10 Mayıs 2021 Pazartesi
2 Mayıs 2021 Pazar
ÇİNGENE YÜREĞİM...
Şarkılar dökülür
Şiirsi dudaklarımdan.
Gül açar, güller saçılır
Savrulan eteklerimden.
Kıvrak rakslarımdan
Akar geceye,
Öksüz işvelerim!..
Ola ki;
Bir Akdeniz sahilinde ben..
Gökyüzü çadırında
Gece mavisi düşler dokurum
Düşüm düşüm
Yıldız yağar gecelerime!..
Ben ağlarım;
Sessizce, sensizce
Üşür Akdeniz bende
Ben sende!..
Ola ki;
Karanlığa bağdaş kurup
oturmuşum,
Katran karası saçlarından
Düşlerim dökülür
Gecenin zifirine…
Dudaklarımda çağlayanın
işvesi,
Parmaklarımda zillerin kahkahası,
Eteklerimde, açan güller
savrulur,
Gecenin sırrını çözer
dudaklarım
Gözlerime çeribaşı kırk düğüm
atar
Savrulur gider geceye,
Yüreğimden fışkıran sevdam
Çıplak ayaklarımda
Raksım ağlar!..
Uslanmaz yüreğim…
Uslanmaz da,
Yüzüme yansır
Yasak bir aşkın utancı..
Titrerde kıvranır
Güneş yanığı tenimde!..
Gözlerimde ateş susar,
Delirir içimde orman
yangınları
Yüreğim isyanda!
Yüreğim üşümüş,
Yüreğim buz!
Yüreğimin gözleri çisem çisem
Yüreğimin gözlerinde yaş!
Alev dudaklarımda
Tan yeri atar yavaş yavaş
Parça parça sökülür düşlerim
Üşür içimde
Yasak sevdam!..
İki raks arası
Durur zaman
Fallar açılır ellerimde,
Okunur yüreğimin falı
“Kalmaz üç vakte” deyip de
Olmayan umutlarımı
Çağırırdım bile bile…
Güller saçılır,
Savrulur eteklerimde,
Kıvrak rakslardan
İşveler dökülür
Damla damla geceye,
Ve buğulu
Gözlerimde
Bir Çingene masalı
Ve yüreğim!
Deli yüreğim!
Çeri başına sevdalı!..
LEMAN GÜRCANOK/WWW.edebiyatdefteri.com/Lemanin Dünyası
1 Mayıs 2021 Cumartesi
1 MAYIS EMEKÇİ BAYRAMI...
12 Eylül'den sonra ancak 2008 yılında resmi olarak kutlanan "1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı" bu yıl pandemi (salgın) nedeniyle yeniden 1935'lerden 1976'ya kadar kutlanan "Bahar Bayramı"na dönüştü, ama işçiler kırlara bile gidemedi. İşçiler ve emekçiler haklarını, isteklerini bu yıl alanlarda haykıramadı; özellikle de Taksim Meydanı'nda... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
15 Nisan 2021 Perşembe
NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ? (2)
KÖY ENSTİTÜLERİ NİÇİN ŞEHİRLER DIŞINDA KURULDU
Şerif Tekben, köy enstitülerinin, hayatının sonuna kadar köyleri eğitim yoluyla canlandıracak ve köyde ilköğretimi yüzde yüz gerçekleştirecek öğretmen ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştiren kaynaklar olarak düşünüldüğünü belirtiyor, ancak bu amaca ulaşabilmek için de belirlenen ilkelerin tam olarak uygulanması gerektiğini ifade ediyor.
Tekben, köy enstitülerinin niçin şehirler dışında kurulduklarını ise şöyle açıklıyor:
“Köy enstitülerine alınan öğretmen adaylarının ziraat ve atölye işlerinde yetiştirilmeleri gerekiyordu. Böyle bir çalışmayı sağlamak için her şeyden önce ziraata elverişli araziye ihtiyaç vardı. Ekim, dikim, bakım ve istihsal işlerinin gerektirdiği işler ve araçlar düşünülürse enstitülerin neden şehirlerde kurulmadığı anlaşılır. Köye gidecek öğretmenin, köylünün işine yarayan bilgi ve hünere sahip olması, köylü ile kader birliği yapması, okuma-yazma ve öteki bilgileri bu hususların gerçekleşmesi için bir araç olarak kullanması sayesinde, köy hayatı üzerinde etkin olabileceği düşünülmüştür. Öğretmen adayları görev alacakları köyün koşullarına göre toprağı işlemeyi, traktör kullanmayı, yol, köprü, kaldırım yapmayı, tuğla pişirmeyi, kireç yakmayı, taş yontmayı, ağaç yetiştirmeyi, peynir, sirke imal etmeyi, hayvan bakımını bilmek; kızlar ise biçki-dikiş, dokumacılık işlerini öğrenmek zorundadırlar.”
“Köy enstitüleri Türk köyünü, köylü bir ulus olan Türk ulusunu eğitim yolu ile canlandırma amacı güdüyordu” diyen Tekben, şöyle devam ediyor: “Bu amacı gerçekleştirmek için çok çetin çalışmalara ihtiyaç vardı. Eller nasırlanmadan, tabanlar çatlamadan, güneşte kavrulmadan köylüye yararlı olunamazdı. Önce köyün çetin ve ağır koşulları içinde tutunmak, sonra da bu koşulları değiştirmeye çalışmak.. Bu kuru bir ülkücülükle yürüyecek iş değildi. İlk denemeler de gösterdi ki, şehirden alınan çocuklarla bu iş yürütülemeyecektir. ‘Asırlardan beri türlü felâkete maruz kalan, buna rağmen hayatın karşısında paslı bir çelik gibi durmasını bilen köylü’ denen hazineden faydalanmak en doğru yol olurdu. İşte bu gerçekçi görüşe uyularak öğretmen adaylarını köylerden almak, onları bilgi ve becerilerle donatıp tekrar köylere vermek yolu tutuldu."

Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Vedat Günyol- Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları
TABİATLA ŞAVAŞ
Tekben, her enstitüde ortalama bin öğrenci olduğunu da belirterek, şunları söylüyor: “Öğretmenler, usta öğrenciler, öğretmen aileleriyle kadınlı erkekli orta büyüklükte bir köy topluluğu.. 3-5 bin dönüm araziye yayılmış bu köyün birçok işleri vardı. Günlük temizlik işlerinden her alandaki geçici ve sürekli çalışmalara kadar enstitünün bütün işleri.. Bu işler topluca alınan kararlarla yürütülürdü. Hafta sonlarında ve aybaşlarında yapılan toplantılarda çalışmalarla ilgili olarak kıyasıya tartışmalar yapılır, isim ve yer söylemek şartıyla bütün iyilikler, kötülükler ortaya dökülürdü. Enstitü ödeneğinin sarf yeri de bu toplantılarda kararlaştırılırdı. Aşağıdan yukarıya öylesine bir kontrol sistemi ki, en ufak yolsuzluğun gözden kaçması imkânsızdı. Demokratik eğitim ve kendi kendini yönetme sayesinde disiplin kurulları işsizdi. Ortalama 15 bin öğrencinin barındığı köy enstitülerinin disiplin işleri incelenince görülecektir ki, bu kurumlardaki vaka sayısı bir lisemizin bir yıllık disiplin kurulu kararlarının yanında hiç kalmaktadır.”
Halk arasında yaşayan “imece”nin enstitülerde bir eğitim tekniği durumuna getirildiğini vurgulayan Şerif Tekben, “Kesim içindeki köylere yardım ekipleri göndermek, bir de kardeş kurumların savaşlarına katılmak suretiyle iki şekilde uygulanırdı” diyor.
Tekben, her enstitünün kendi çevresini inceleme, halk kültürü verilerini ortaya çıkarıp değerlendirme yolunda ilerlediğini de anlatarak, şunları kaydediyor: “Halk türküleri, nakışlar, milli oyunlar taze bir güçle hayata katılıyordu. Yaşayan halk sanatları ustaları köy enstitülerinde ‘usta öğretici’ olarak çalıştırılıyordu. Kasnakçı Efe, Âşık Veysel, Ali İzzet ve daha bir çok halay, zeybek ve öteki halk oyunları, halk türküleri ustaları.. Tarım işlerinde çevredeki değerlerden faydalanılırdı. Ömrünü bağcılıkla geçirmiş ya da hayvancılıkta tanınmış ustalar köy enstitülerindeki çalışmalara katılırlardı."
Köye sağlıkçı, ebe, küçük zanaatkârın gerekli olduğunu, bunların da köy enstitüleri kaynağından yetiştirilmesinin yolunun tutulduğunu belirten Şeref Tekben, “Bundaki zorunluluğu doğuran sebepler, köy öğretmenlerinin köy enstitülerinde yetiştirilmesiyle ilgili sebeplerin aynıdır. Köyü bilen, köylüyü anlayan, köyden kaçmayacak dayanıklı ebenin, sağlık memurunun, doktorun, zanaatkârın köy yaşayışına yabancı çevrelerde yetiştirilmesine imkân yoktu. Köylerle münasebeti olan diğer hizmetliler de; müfettişler, bucak müdürleri, kaymakamlar kısa süreli kurslardan geçirilecek, giderek köylü ile omuz omuza çalışabilecek insanlarla koordine bir çalışma düzeni kurulacaktı” diye söylüyor.
“Klasik öğretmen yetiştirme düzeninin bir de o anlayışa uygun denetim örgütü vardı” diyen Tekben, şunları ifade ediyor: “Dört duvar arasında sorunlarımızdan, ihtiyaçlarımızdan habersiz kitap bilgisiyle yetişen öğretmen, kapı dışı edildi mi; bir daha ardı aranmıyordu, okul arada işinin bittiğini sanıyordu. Yılda bir okula uğrayan müfettiş, daha çok kurumsal eğitimin vâizliği yolunda bir rapor düzenleniyor, böylece öğretmen görevi başında yetiştirilmiş oluyordu. Enstitü, yetiştirdiği öğretmenleri, hayat içinde de izleyecek bütün imkânlarıyla yanı başlarında olacaktı. Denetim işi suç, noksan arayıcı, daima tenkit edici, bir zaptiye memuru anlayışı ile kovalayıcı, bir kelime ile korkunç olmaktan çıkarak, öğretmenle el ele verip birlikte noksanları giderme yolunda bir zihniyete inkılâp ediyordu.”
Şerif Tekben, ülkenin eğitim kesimlerine ayrılmasını ise şöyle anlatıyor: “Yurt gerçeğinin bir başka yüzü daha vardı. Toprağımız yaşama koşulları, olanakları yönünden birbirinden çok farklı bölgelere ayrılıyordu. Doğu Anadolu’muzu, Karadeniz kıyılarını, Akdeniz bölgesini gören bir yabancı yazar; ‘bir değil, birçok Türkiye var’ demek suretiyle bunu çok güzel anlatmıştır. İhtiyaçlarla gerçeklerle çakışan sağlam bir eğitim düzeni, çalışmalarını bölgenin karakterine uydurulabilirse etkin olurdu.”
21 eğitim kesimine ayrılan ülkemizde enstitüler bu kesimlerin ortalarında kesimlerin özelliklerini taşıyan köylerin yanı başında kuruldu. Böylece ileri eğitim ilkelerinin hayata geçirilmesi, enstitülerin türlü yönleriyle o bölgenin inceleme, araştırma merkezi halinde gelişmesi, bütün ile bir eğitim alanı durumuna getirilmesi imkânına kavuşuldu. Bunun içindir ki enstitüler, bölgelerdeki halkı daha iyi tanıyor, halk kültürünü değerlendiriyor, insanlara yeni değerler katıyor, eğitsel çalışmaları yüzeyde kalmıyor, derinliklere işliyordu. Türkülerimiz, oyunlarımız, nakışlarımız günlük yaşayışa katılmış, ülke çapında bir canlılık yaratılmıştı. Böylece el değmedik yanlarımız meydana çıkarılıyor, bütün millete mal ediliyordu.”
Tekben, köy enstitülerindeki güzel sanatlar konusunda da şunları söylüyor: “Köyler ortaçağ ölgünlüğü içindeydi. Oralarda çalışacak öğretmenlerin neşe ve canlılık yaratacak bilgilerle, ustalıklarla donatılması gerekti. Ayrıca halk içinde halk için çalışacaklar onu kültür yönünden yükseltirken güzel sanatlardan faydalanmayı ihmal edemezlerdi. Bunun için her öğrencinin türküleri, şarkıları notadan çıkarabilecek derecede bir saz çalabilmesine, milli oyunlarımızı iyi öğrenip oynamasına, sahne bilgileri edinmesine, resimden, heykelden anlamasına önem veriliyordu. Genel amaç, sağlam bir duygu ve beğeni eğitimi vermek, yetkililere gelişme alanları hazırlamaktı.”
MÜZİĞİN HAVA SU KADAR GEREKLİLİĞİ
Tekben’in anlatımına göre, 1936 yılından itibaren köyleri eğitim yolu ile canlandırma davası, pedagoji tarihinde eşine rastlanılmayan ve tasarlanılmayan bir şekilde gelişmeye gösterir. Enstitü öğrencilerinden oluşan “yapıcılık ekipleri”, bir birlerinin yardımına gider. Nerede yeni bir enstitü temeli atılacaksa, enstitülerdeki çocuklar oraya arılar gibi toplanırlar. Böylece Edirne’den Kars’a, Diyarbakır’dan Aydın’a, Trabzon’dan Antalya’ya, Malatya’dan Kastamonu’ya kadar uzanan bölgelerin içindeki en ıssız köylerde her biri bin yatılı öğrenci alacak genişlikte 21 enstitü kurulur.
Köy enstitüleri, ilk mezunlarını 1942-43 yılında vermeye başlar. Sekiz yıl içinde köy enstitülerinden çıkan 17 bin 321 öğretmen köylerde görev alır. Bu süre içinde 7 bin 953 köyde yeniden öğretmenli okul açılır. Köy okullarında öğrenci sayısı 380 bin 238’den bir milyon 148 bin 701’e yükselir. Dört köy enstitüsünde açılan sağlık bölümünden 521 sağlık memuru çıkar. Bunların bakmakta oldukları köy sayısı 7 bindir. Türkiye’de ilk defa geniş çapta köy sağlığı işi köy enstitüleri hareketiyle ele alınır. Bu arada köy enstitülerinde mezun ebeler de köylere gönderilir. Her köy enstitüsü bin-altı bin dekarlık alan üzerine kurulur. Enstitülerin yapı planları, açılan yarışmalarda kazanan mimarlar eliyle yapılır. Bu planlarda modern bir sitenin bütün tesisleri bulunur. Yatılı okul ve kışla havasını yaşatan tek bina ve koğuş sisteminden kaçınılır, ellişer kişilik kümelerin dersliğini, yatakhanesini, kitaplığını, banyosunu, öğretmen evini, yemekhane ve yemek ısıtma yerini içine alan ayrı ayrı yapılar düşünülür ve uygulanır. Bu türlü okul yapılarından başka her köy enstitüsünde öğretmen evleri, toplantı binası, işlikler, kooperatif, revir, dinlenme yeri, uygulama okulu, ahır, ağıl, kümes, rasathane, fırın, mutfak ve çamaşırlık gibi yapılar da inşa edilir. Ayrıca spor alanları, yüzme havuzu, su deposu, müzik salonu, dokumacılık, dikiş, ciltçilikle ilgili küçük işlikler, matbaa, kireç, kiremit, tuğla ocakları da yapılır.
EN BÜYÜK SORUN TOZ VE ÇAMUR
Çıplak ve büyük arazi içinde kurulan köy enstitülerinde çalışan ve okuyanların en büyük dertlerinden biri yazın toz, kışın da çamurdur. Bütün enstitüler yol yapma işini, barınma konusu kadar önemserler ve 100 kilometreye kadar da yol yaparlar. Kanalizasyon sorununu ise iki yıl gibi kısa bir zamanda tamamlarlar. Köy enstitüleri çırılçıplak bir düzlükte kurulduğu için insanların içecekleri bir damla bile su yoktur. Su ya yer altından çıkarılır ya da kanalarla, borularla uzak yerlerden getirilerek, çeşmelerden akıtılır. Enstitülerde yaşayanların en büyük istekleri ise elektriğe kavuşmaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yokluk ve yoksulluk yıllarıdır. Ama 21 köy enstitüsünün hepsi kısa zamanda elektriğe kavuşur. Enstitülerde bir yandan yapı temelleri kazılırken, bir yandan da fidan çukurları açılır. Devlet işletmelerinden alınan fidanlarla korular, ormanlar ve meyve bahçeleri oluşturulur. Antalya’da, Düziçi’nde narenciye, Gönen’de bağcılık, Akçadağ’da kayısı (1946’da 3.5 ton kaysı toplanır), Arifiye’de çeşitli meyveler yetiştirilir. Beşikdüzü’nde balıkçılık yapılır. Hemen hemen her yerde de ekmeklik buğday yetiştirilir. Bütün köy enstitülerinde hayvancılığa da büyük önem verilir.
Şerif Tekben, eğitim seferberliğinin “tam bir seferberlik” olduğunu vurgulayarak, şöyle diyor: “Türk köylerini çekiç, mala sesleri sarmış, trenler, arabalar, hayvanlar ve insan sırtları yapı malzemesi taşımakta idi köylere. Enstitülerden ayrılan yapıcılık ekipleri köy köy dolaşıyorlardı. Doğu köylerinin hiç görmedikleri tuğla, kiremit, briket, cam gibi yapı malzemeleri köylere giriyordu. Kısa zamanda yeni yapılan okullar toprak damlı, boz renkli köylerin ortasında kırmızı damlarıyla birer bayrak gibi görünüyordu. Köy enstitüsü mezunlarına diplomadan daha kıymetli sayılan iş araçları veriliyordu. Bunlar; demircilik takımı, yapıcılık, marangozluk, dülgerlik takımları ile kız öğretmenlere özgü dikiş ve örgü ile ilgili makine ve tezgâhlardı. Bunların dışında karyola, dolap, sandalye, masa gibi ev eşyası da verilmiştir. Bunlar da enstitü işliklerinde öğrenciler tarafından yapılmıştır. İşte böylece, keserden bile yoksun birçok köylerimize çeşitli iş araçları girmiş oluyordu.”
Tekban, o zaman köy enstitülerinin yapımına harcanan paranın 51 milyon lira olduğunu da kaydederek, sözlerini, “Bu gün yalnız Arifiye Köy Enstitüsü’nü bu paraya vermezler” diye noktalıyor. 21 köy enstitüsü ve adları şöyle: “Kırklareli-Kepirtepe, Sakarya-Arifiye, Balıkesir-Savaştepe, İzmir-Kızıl Çullu, Eskişehir-Çifteler, Aydın-Ortaklar, Burdur-Gönen, Kastamonu-Gölköy, Ankara-Hasanoğlan, Samsun-Akpınar, Kayseri-Pazarören, Konya-İvriz, Antalya-Aksu, Trabzon-Beşikdüzü, Sivas-Pamukpınar, Adana-Düziçi, Malatya-Akçadağ, Erzurum-Pulur, Kars-Cılavuz, Van-Erciş, Diyarbakır-Dicle.”
KÖY ENSTİTÜLERİNİN BALTALANMASI
“Politikacılar: 1946 yılında çok partili hayata geçince bir yandan iktidar partisi içindeki şahıslar birbirlerini yıkmak için, öte yandan yeni kurulan partiler oy toplamak için enstitülere, ilköğretim seferberliğine saldırmaya başladılar. Şahsi kırgınlıkları olanlar, kıskançlar: Geri duruk eğitim düzeni, yeni ve güçlü eğitim düzenine karşıydı. Bu devrime ayak uyduramayan, enstitülerde görev aldığı halde tutunamayan kimseler, köy enstitüleri hareketini yaratanları çekemeyenler 1946’dan sonra açıkça saldırılara giriştiler. Gericiler: Bunlar dincilik, milliyetçilik kisvesi altında çıkarlarını düşünenlerdir. Bunlar, sövme ve iftira metodunu kendilerine en yakışır şekilde bütün çirkinliği ile uygulamışlardır. Aldatılanlar: Görmeden, anlamadan gericilerin, çıkarcıların ürettikleri yalanlara, iftiralara inananlar, onlara katılanlar.”
KÖY ENSTİTÜLERİ YAŞASAYDI KURTULACAKTIK
14 Nisan 2021 Çarşamba
NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ? (1)
Süleyman Boyoğlu
Fotoğraf: Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları'ndan
Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı müfredatının yaz-boz tahtasına, öğrencilerin de şaşkına dönmesi üzerine akıllara ister istemez yeniden “Köy Enstitüleri”ni getiriyor. Acaba Türkiye, Köy Enstitüleri’ni kapatmasaydı, eğitim sistemimiz yine böyle olur muydu? Peşinen düşüncemi söyleyeyim; olmazdı. Ezbere dayalı olmayan daha çağdaş ve Batı’yla uyumlu bir eğitim sistemimiz olurdu hem de kökleşirdi.
Her yıl 17 Nisan’da olduğu gibi bu
yıl da Köy Enstitüleri’nin 81. kuruluş yıl dönümü kutlanacak. Kutlanacak diyorum, ama kim
kutlayacak? Milli Eğitim Bakanlığı mı? Ne mümkün! Eğer hayatta olan varsa
birkaç Köy Enstitüsü mezunu öğretmenimiz ile bu ülküye gönül veren eğitimciler
kutlayacak, ama pandemi nedeniyle bu yıl böyle bir kutlama yapılması da çok zor…
Zeki-çalışkan köy çocuklarından ilkokul
öğretmeni yetiştirmek üzere 1935
yılında hazırlıklarına başlanılan 1937’de
denemesine girişilen, 17 Nisan 1940
yılında da dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan
Ali Yücel zamanında yasallaşan köy enstitüsü sistemi, hem kuramcısı hem de
kurucusu İlköğretim Genel Müdürü İsmail
Hakkı Tonguç önderliğinde büyük başarılar elde etti.
“Köy Enstitüleri” konusunda bugüne
kadar değerli araştırmacılar ve yazarlar çok şey yazdılar. Bunlardan biri de Şerif Tekben’dir. *(Malatya-Akçadağ Köy Enstitüsü’nde müdürlük
yapmış bir eğitimci) Tekben,
1962 yılında Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) Gençlik Yayınları’ndan çıkan
“Neden Köy Enstitüleri” adlı kitapçıkta,
Köy Enstitülerini doğuran nedenleri çok güzel bir dille anlatıyor:
“Tanzimatla
yüzünü Batıya döndüren Osmanlı İmparatorluğu, Batı uygarlığını yaratan
koşulları kavrayamadığı, gereken köklü değişmeleri yapamadığı için batılılaşmada
başarıya ulaşamadı. Cumhuriyet, Atatürk devrimi ile ‘muasır medeniyet
seviyesine’ ulaşmayı amaç edindi. Ancak savaşlar köyleri yıkmış, ülkeyi
ıssızlaştırmış, hayatı söndürmüştü. Tez zamanda yeni, diri değerler bulup
ortaya çıkarmaya, insanımızı değerlendirmeğe bağlıydı kalkınmamız.
Ekonomik, toplumsal, kültürel konular ele alınarak kurumlar meydana getirilmeğe başlandı. Bir yaşama zorunluluğu ile yeni Türk harflerinin kabulüne, millet mektepleri ile de bir okuma yazma seferberliğine gidildi.”
NÜFUSUN
YÜZDE 81’İ KÖYDE
“İstihsalde, sağlıkta, inanışta
düzcesi yaşayışta tam bir gerilik ve ihmal içindeydi. Kalkınmamızın bu büyük
çoğunluğun kalkınmasına bağlı olduğuna inanan Atatürk işin sağlam bir çözüme
kavuşturulmasını istedi. En büyük iş Milli Eğitim Bakanlığı’na düşüyordu. Bu
alanda 1935’ten sonra başlayan çalışmalar çok ilginçtir. Sorumlular tam bir
Batılı kafası ile konuya eğilmiş, memleket gerçeklerini çıkış noktası kabul
etmişlerdir. Bu anlayış içinde gerekli inceleme ve araştırmalara girişilmiştir.”
Bir komisyonun Orta Anadolu’da (Kayseri,
Yozgat, Çorum köylerinde) inceleme yaptığını, daha önce köy eğitimi alanında
yapılanlar, verilmiş raporlar, düşünülen tedbirlerin gözden geçirildiğini, mali
gücümüz ile ekonomik, kültürel, toplumsal yaşayışımızın Batı kopyası bir eğitim
düzeniyle güçlendirelemeyeceğinin anlaşılmasından, ileri eğitim ilkelerine
yaslanarak bize göre kurumlar yaratma alanında denemelere girişildiğini anlatan
Tekben, köylerde yaşayan nüfusun
yüzde 81’ini oluşturan çiftçi halkın ancak yüzde 14.1’inin okur-yazar olduğuna
işaret ediyor.
Tekben,
öğrenim çağında bulunan bir milyon 920 bin köylü çocuğundan 347 bin 71’inin
okula gittiğini, 40 bin köyden 35 bin 67’isinde ise okul olmadığına dikkat
çekiyor. Şehirlerde 8 bin 90, köylerde 6 bin 859 öğretmenin görev yaptığını vurgulayan
Tekben, şehrin öğrenim probleminin yüzde 75’i, köylerin ise yüzde 15’inin
halledildiğini, köylerde ilk etapta 38 bin öğretmene ihtiyaç duyulduğunu
belirtiyor.
O yıllar köylünün belli başlı işinin
çiftçilik olduğunu, çok güç şartlar altında toprağı işleyerek hayatını
sürdürmeye çalıştığını ve hemen hemen tüm ihtiyaçlarını topraktan
karşıladığını, en yakın yardımcısının da hayvanları olduğunu söyleyen Tekben, “Onun kuvvetinden, kılından,
etinden, sütünden, tırnağına varıncaya kadar her şeyinden faydalanır. Geçimini
sağlama konusunda hayvanın, toprak kadar önemi vardır köylü için” diyor.
Tekben,
köylünün kullanmak zorunda olduğu tarım araçlarının ilkel olduğuna; saban,
tırmık, düğen, yaba, orak, tırpan gibi araçların hemen hemen hepsini şehirde
satın aldığına işaret ederek, bunların en basit onarımlarını köyde yapacak bir
usta ve alet olmadığını anlatıyor. Örnek olarak da Malatya’yı veriyor. Bu ilin
30 köyünden 26’sında bir keser bile bulunmadığına vurgu yapıyor. Kağnının bile
olmadığı ova köylerine rastlanıldığını, ev, ahır, ambar ve diğer yapılar için
şehirden ustalar getirdiklerini, özellikle orta ve doğu Anadolu’da bazı
köylülerin yapılarını kendilerinin yaptıklarını, ancak bunların da bir hayvan
ininden farklı olmadığı yazıyor.
Tekben’e göre, bütün ihtiyaçlarını
kendi başına sağlamak zorunda olan köylüler, basit dokuma ve örgü işleri yapıyor,
tam bir ilkel yaşayış içinde ve sağlık konusunda acınacak durumdadır. Ne
doktor, ne ilaç bulunmaktadır. Bir doğumda bir de öldüğünde bedeni su gören
köylüler olduğu, doğumu görgüden başka hiçbir bilgisi olmayan cahil ebelerin
yaptırdığı, bir kızamık salgınında, bir iki hafta içinde köyde kocaman bir
çocuk mezarlığı meydana geldiği, yüz yıllar boyunca deden-babadan kalma inanış
ve bilgilerle yaşamak için direnen bu insanların tamamen yok olmamalarının
nedeninin, ölenlerden çok çocuk yapmalarıdır..
“Köyün, ekonomik, sosyal, kültürel
yaşayışını iyileştirecek elemanlar yetiştirmek zorundaydık. Şimdiye kadar köye,
hep büyük şehirlerde kurulmuş öğretmen okullarında yetiştirdiğimiz şehirli
gençler yolladık. Bu okullar daha ziyade şehir ve kasabaların ihtiyaçları göz
önünde tutularak tesis edilmiş kurumlardır. Kuruluş ve gelişme tarihlerinin
gösterdiği safhalar da bunu doğruluyor. Bu kurumlardan yetişen öğretmenlerin
köy şartlarına gereği gibi uymadıkları görülmüştür. Bunun için yarının köy
öğretmenlerini görecekleri, hizmetin gereğine daha uygun şekil ve şartlar
altında yetiştirmek zaruri bulunmaktadır.
Bundan
başka devletin mali gücünün bu işin masraflarını karşılayacak yeterlikte olması
gerçeği, on binlerce okul ve öğretmenin kısa zamanda ve az masrafla meydana
getirilmesinde yeni ve pratik bir yol tutma zorunluluğunu daha açıkça
belirtmiştir. Eğitimde kendimizi bulma sayılan Köy Enstitüleri devrimi böyle
doğdu..”
Kitabın ilk sayfasında efsane isim İsmail Hakkı Tonguç’un görüşlerine de
yer verilmiş. Tonguç, sol kesimin her zaman dile getirdiği “Teori ile pratik
bir birini tamamlamalıdır” düşüncesine adeta vurgu yaparcasına şunları
söylüyor:
“Uygulanmayan bilgi boş ve lüzumsuz
bilgidir. Bilmek demek yapmak demektir.
Bir şeyi yapabiliyorsak aynı zamanda biliyoruz demektir. Doğru, iyi,
düzgün yazamıyor veya resim yapamıyorsak, anlatmak istediğimiz konuyu
bilmiyoruz demektir. Bir olayın deneylerini yapmaktan, müzik parçalarını bir
alet ile çalmaktan veya notaya uygun olarak söylemekten aciz isek o olayı veya
o parçayı bilmediğimiz anlaşılır. İlgili kitabı veya dergiyi okuyarak, tabiatı
ve sosyal hayatı inceleyerek bilgi edinemiyorsak; kitapta yazılanı veya
öğretmenin anlattığını ezberleme yolunu tutmuş, iskolastiğin (Ortaçağ boyunca Katolik kilisenin egemenliği
altında olan, bilime kapalı dine dayalı düşünce)
esiri haline gelmişiz demektir. Köy enstitülerinde yetiştirilen çocuklar,
iskolastiğe köle olmaktan kurtarılmaya uğraşılmıştır. Onların kültürleri, cila
şeklinde ve ezberlenerek benimsenmiş bilgi değil, iş içinde iş vasıtasıyla
öğrenilen gerçek ve öz bilgidir.”
..../..
25 Mart 2021 Perşembe
KURTULUŞ SAVAŞI'NDA İŞÇİLER...
Türkiye’de işçilerin durumu Kurtuluş Savaşı’ndan beri içler acısı… Niye mi? Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) hazırlattığı bir broşürden yararlanarak anlatalım…
1958 yılında CHP Genel Sekreterliği Araştırma
ve Dokümantasyon Bürosu’nca hazırlanan ve bastırılan “İşçiler İçin” kitapçıkta,
Atatürk’ün yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Türkiye devletini kurmak
için teşebbüse geçtiği zaman ülkenin perişan durumu ele alınmış.
Bir yandan dünya savaşından yenilerek
çıkmış, yabancı devletler tarafından işgal edilmiş ve nüfuz bölgelerine
ayrılmış bir vatanla karşı karşıya bulunulduğuna dikkat çekilen kitapçıkta, durum
şöyle özetleniyor:
“Ordular teslim olmuş, tersaneler işgal
edilmiş, İzmir ve İstanbul’da Türkler işgal kuvvetlerinin zulmü altında
inlemekte, hakarete maruz bulunmaktadır.
Bütün memlekette demir yolları,
limanlar, madenler, büyük şehirlerde tünel ve tramvaylar yabancıların elinde.
Yabancı sermaye kapitülasyonların himayesinde Türkiye’yi sömürmekte… Türk
işçisi en ağır, en adi işlerde kullanılmakta aldığı gündelik boğazını bile
doyurmaya yetmemekte idi. İşçi haklarının lafı bile edilemezdi.”
Özellikle Zonguldak kömür havzasında
Türk işçisinin ölesiye çalıştırıldığına vurgu yapılan broşürde; “Hastalanır
veya kazaya uğrarsa o zamanki talimatnamede yazılı olduğu gibi ‘bir katıra
irkâp olunarak köyüne gönderilirdi. Maden kuyularında veya kömür galerilerinde
kazma sallayan veya vagon süren bir amele ile vagon çeken bir beygir arasında
fark yoktu. Hatta beygirin durumu ameleden daha iyi idi. Sırtı yaralanan bir
beygirin yeri ve yemi düşünülür, tedavisi sağlanırdı. Amma hastalanan ve
yaralanan bir amelenin işine son verilebilirdi. Onun ne yatacak yeri ve ne de
tedavi görecek reviri vardı” deniliyor.
Vatanı böyle zor şartlar altında
teslim alan ve kuran CHP’nin, Türkiye’de
muazzam bir sosyal devrim yaparak, Türk işçisini hakir gören eski zihniyeti
yıkarak onun yerine çalışmayı aziz kılan ve çalışanı aziz gören bir dünya
görüşü getirdiğine de broşürde vurgu yapılıyor…
Peki, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken
işçilerin çektikleri ve yaşadıkları bu sıkıntılar, içinde bulunduğumuz yüzyılda
azaldı mı? Hayır! 1960 Anayasası’nın getirdiği kısmi örgütlenme ve sendikalaşma
özgürlüğü hariç, 12 Eylül 1980 ve sonrasında çıkarılan yasalarla ve
uygulamalarla daha da kısıtlandı. Toplu sözleşme anlaşmazlıkları Yüksek Hakem
Kurulu’na (YHK) havale edildi. Grev hakkı “Kamu güvenliği” gerekçesiyle çok
zaman uygulanmadı, uygulattırılmadı.
Bir yıl öncesine kadar sendikal
haklar ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için mücadele eden işçiler, ucuz
konutu, tatili unuttu. Şimdi dünyayı ve ülkemizi kasıp kavuran pandemiden
dolayı, işten nasıl kovulmam mücadelesi vermeye başladı…
(Süleyman Boyoğlu)
24 Mart 2021 Çarşamba
21 Mart 2021 Pazar
ŞİİR GÜNÜ...
Kışın sonunu bahar edeceğimiz
Günler gelecek bir gün
Tohumlar yeşillenecek
Güzel Çiçekler açacak
Güneşin sofrasına
Kurulup oturacağımız
Güneşli mutlu günlerimiz
Gelecek bir gün..
Hüseyin Boyoğlu
17 Mart 2021 Çarşamba
11 Mart 2021 Perşembe
BENİM ÖĞRETMENİM BİR MÜBADİL...
Benim bir ilkokul öğretmenim vardı; adı Saadet’ti ve bir mübadil ailenin kadınıydı…
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)
hükümeti ile Yunanistan hükümeti arasında 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’nın bir eki
olarak kabul edilen “Nüfus Mübadelesi
Sözleşmesi” imzalanıyor.
Söz konusu anlaşma gereğince Türkiye
topraklarında yaşayan Ortadoks Rumlar ile Yunanistan topraklarında
yerleşmiş Müslüman Türklerin 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren karşılıklı
zorunlu mübadelesi kabul ediliyor.
Mübadele
anlaşması hükümlerine göre öğretmenimin dedesi Hasan, babaannesi Hazbiye,
babası Ömer, babasının kardeşleri;
Cevdet, Ali Osman, Bekir, Rayhan, Zeynep, Cemile ve Mazlume uzun yıllar yaşadıkları Manastır
vilayeti Kozana livası (sancağı), Grebene kazası, Krifç köyünden ayrılmak zorunda kalıyorlar.
Krifç'li Hasan ve ailesi
25 Mart 1924 tarihinde Yunanistan’ın
Grebene şehri Krifç köyünde
imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi’nin yedinci maddesinin “Mal Tasfiyesi Bildirgesi”ne göre
göçmenler, bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitiriyor ve varış ülkesinin
topraklarına ayak bastıkları andan itibaren bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş
sayılıyorlar.
Yine göçmenlerin her çeşit taşınır
mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmakta serbest oldukları
ve bunun için giriş ya da çıkış vergisi alınmayacağı belirtiliyor. Göçmenlerin
bulundukları ülkedeki taşınmaz mallarının (bağ, bahçe, ev) değerlemesini ve
tasfiyesini yapmak ve tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin
bütün itirazları kesin karara bağlamak üzere “Karma Komisyon” ve bu komisyona
bağlı olarak çalışacak alt komisyonların kurulacağı vurgulanıyor.
Saadet öğretmen ile anne babası
Krifç’li
Bayram oğlu Hasan’a verilen tasfiye belgesinde; kaç kişiden oluşan bir aile
olduğu, bunlardan kaçının erkek, kaçının kadın ve çocuk olduğu yer alıyor.
Ailenin nüfus bilgileri ile sahip olduğu malları bırakmaya muvafakat ettiğine
dair beyanı bulunuyor.
Ayrıca ailenin sahip olduğu malların
değerini gösteren liste, ailenin sahip olduğu ev, ahırların kaç kat ve kaç
odadan ibaret olduğu, müsadere edilen emvalden 1909 ile 1914 yılları arasında
elde edilen gelirin dökümü, müsadere edilen emlakın ailenin kendisi tarafından
takdir edilip beyan edilen değerini gösteren dökümü, ailenin beyan edip
tasfiyesini istediği mallarının işlemleri için komisyonlar nezdinde kendisini
temsil etmek üzere verdiği vekâletnâme ile ailenin sahip olduğu ev, ahır,
samanlık, arsa, tarla, bağ, bahçe gibi gayrı menkullerin cinsini, bağ, bahçe ve
tarlada ne gibi ürünlerin yetiştirildiği, bu gayrı menkullerin Krifç köyünün
hangi mevki ve mıntıkasında yer aldığını gösterir bir cetvel yer alıyor..
Mal Tasfiye Bildirgesi’ni alan Hasan ve ailesi, yani “Krifç göçmenleri” Türkiye’nin yolunu tutuyor.
Türkiye’ye göç eden sadece Hasan ve ailesi değil, Krifç’li 71 aile de T.C. Dahiliye Vekaleti’nin (İçişleri Bakanlığı) 10 Ocak 1926 tarihli kararı ile Niğde’nin eski adı Teney, yeni adı Yeşilburç köyüne iskan ediliyorlar. Mübadiller ellerindeki “Mal Tasfiye Bildirgeleri”ni Türk hükümeti yetkililerine ibraz ederek, bu bildirgelerin üzerinde yazılı değer kadar bağ, bahçe ve ev alıyorlar…
Krifç’li Hasan ve çocukları, Türkiye’ye göç edişlerinden sekiz yıl sonra
1934 yılında çıkarılan soyadı kanunu ile “Berköz”
soyadını alıyorlar.
Sonra ne mi oluyor? Hasan’ın torunu Ömer’in kızı Saadet, Niğde Öğretmen Okulu’nda okuyor, öğretmen oluyor ve 1965-66 eğitim öğretim yılında İstanbul’a tayin ediliyor. Bu güzel ve genç kadın, Esenler-Ayvalıdere İlkokulu dördüncü sınıfa geçtiğim yıl benim öğretmenim oluyor…
(Yazı: Süleyman Boyoğlu-Fotoğraflar: Saadet Berköz arşivinden)
10 Mart 2021 Çarşamba
BİR ŞİİR...
Acıların kavgaların
İçimde sakladığım hüzünlerin
Bittiği zamandır şimdi
Rüzgarda savrulanlardan değil
Rüzgarı önüne katanlardan
Hayatı seyredenlerden değil
Hayatı yaşayanlardan olacağım
(Hüseyin Boyoğlu)
25 Şubat 2021 Perşembe
BİZİM KADINLARIMIZ...
Ümmü nine söylediğine göre tam 90 yaşında... 90 yaşında ama her işini kendisi görüyor. Bakkal-pazar işini kimselere bırakmıyor. Bir motosikletlinin eşine çarparak yatalak kalmasına neden olmasından sonra eşini kaldırıp-indirmekten belinden ve bacağından sorunlar yaşamış... Ancak eşi yaşama fazla tutunamamış. Ümmü nine, eşine yaptığı hizmetlerinden dolayı hakkını helal ediyor ve "Keşke yaşatabilse idim ama olmadı, Allah yanına aldı" diyor. Ümmü nine nereli mi? Nereli olduğunun ne önemi var. İşte o da Anadolu'nun çilekeş "Bizim Kadınlarımız"dan...
13 Şubat 2021 Cumartesi
"AJANS'TAN HATIRALAR"...
Ali İhsan Barlas, 57 yıl basına hizmet etmiş bir gazeteci. 1910 yılında “gazeteciliğin mektebi” olan Tanin gazetesinde işe başlamış. Dış politika üzerine çalışmış; yine bu konularda İzmir gazetelerine de yazılar göndermiş bir gazeteci; “Başmuharrir”…
Daha sonra 24 Haziran 1923 yılında Anadolu Ajansı’na (AA) girerek, kesintisiz Kasım 1951 yılına kadar AA’da çalışmış; “siyasi yazarlık” yapmış. Emekli olduktan sonra da Dünya gazetesinde her gün siyasi icmal yazıları yazmış. Politik davalar, tartışmalar onun yazılarında öğrenilmiş. Ali İhsan Barlas 1967 yılında vefat ediyor.
Benim de 12 yıl muhabirlik yaptığım
Anadolu Ajansı’yla ilgili anılarını “Ajans’tan
Hatıralar” başlığıyla kaleme alan Ali
İhsan Barlas’ın hatıralarını, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu ağabeyimizin bir kısmını bana emanet ettiği arşivinin
arasında buldum. Koloğlu’nun bu yazı sayfalarını “Tarih ve Toplum”
dergisinden koparıp saklamış. Zira Koloğlu, ilk sayfasının üstüne kurşun kalemle
“TT Mart 1987 No:
Barlas, hatıralarının girişinde; “Bu
satırlar Anadolu Ajansı’nın bir tarihçesi değildir. O müesseseye 24 Haziran
1923 yılında girerek, inkıtasız ve fasılasız Kasım 1951 yılına kadar çalışmış
bir emektarın ‘Hatırında kalan bilgi ve görgü’lerinin bir kısmıdır. Ben bunları
derledim, topladım ve ajansa verdim. Üst tarafı müessesenin bileceği iş” diyor.
Barlas, Anadolu Ajansı’nın Atatürk
tarafından kurulduğunu hatırlatıyor, şöyle devam ediyor:
“Bütün bir Cihan ile savaşan bir devlet
kurulunca ona bir de ‘ağız’ lâzımdı. Atatürk, Ajansı devletin dili ve ağzı
olarak kurdu.
Bu satırlar daha ziyade İstanbul’a ait
olacaktır. Merkez işlerinden bahsetmeyecek değilim, fakat onların tafsilini
hayatta olan diğer arkadaşlara bırakıyorum.
Anadolu Ajansı’nın İstanbul’da varlığını
üç devre ayırmak gerekir: 1- İstanbul Vahidettin ve mütefikler elinde iken, 2-
Milli Kuvvetler İstanbul’a girdikten sonra, 3- Ajans ‘anonim şirketi’ olduktan
itibaren…”
Barlas, ilk devrede ajans İstanbul’da
iki “davaya inanmış” adamın hizmetiyle yaşadığını vurgulayarak, şöyle diyor:
“Bunlardan biri eski ‘Çiftçi’
kütüphanesi sahibi merhum Akif Bey, ikincisi de evvelki yıl ajansın İstanbul
Şubesi muhasebe müdürlüğünden emekliye ayrılan Hayri Budak Bey’dir. Çiftçi
Kütüphanesi şimdiki İstanbul Vilayeti camiinin tam karşısında bir yerdi. Sahibi
Akif Bey, Türk milli davasına inanmış bir genç idi. Müessesesini o davaya
vakfetmişti.
Bâb-ı Âli polisinin, İtilaf devletleri
(İngiltere, Fransa, İtalya) zabıtlarının onun kütüphanesini ziyaret etmedikleri
zaman olmazdı diyebiliriz. O, baskılara güler, yılmaz, usanmaz, faaliyetine
devam ederdi. Faaliyet şu idi: Anadolu hesabına bazı ‘istihbarat’ ve
Marmara’nın Anadolu kıyılarından gönderilen Anadolu Ajansı haber ve
bültenlerini muhafaza ve tevzi..
Bu işi Hayri Budak yapardı. Karda,
kışta o zamanki Sirkeci rıhtımı üzerinde Anadolu’dan gelecek taka, sandal,
balıkçı kayığı veya vapur bekler, geldiğini anlayınca o vasıtaya gider,
bültenleri alır ve doğruca Çiftçi Kütüphanesi’ne götürürdü. Bu basit görünen
iş, hakikatte büyük bir ‘vatan hizmeti’ idi. Böyle küçük bir vapurdan çıkarken
bir gün kendini gözetleyen Senegalli bir Fransız neferi merdivenin korkuluğunu
tutan koluna korkunç baltasını indirmiş, balta boşa gitmiş, Hayri de denize
yuvarlanmış, bir zorluk ile kurtarılmıştı.”
Barlas, Hayri Budak’ın bu korkunç hadise
sonrasında “bülten”leri koltuğunun altında muhafaza ederek, “mukaddes emaneti”
Çiftçi Kütüphanesi’ne getirip teslim ettiğini de vurgulayarak, şöyle devam
eder:
“Merhum Akif Bey ve ömrü uzun olsun,
Hayri Budak, Yıldız’da hain padişah Vahidettin, Bâb-ı Âli’de Damat Ferit veya
halefleri olduğu, Kürt Mustafa divanı harbi asmak için Türk vatanseveri aradığı
devirde ‘Anadolu Ajansı’nı İstanbul’da canlı olarak devam ettirdiler, milleti
aydınlattılar, ona Anadolu’nun sesini duyurdular.”
Milli ordunun General Refet Bele (Paşa)
kumandasında İstanbul’a girdikten sonra durumun değiştiğine işaret eden İhsan
Barlas, “İstanbul’a bir ajans müdürlüğü kuruldu ve müdürlüğe İzmit’te ajans
müdürü olan Cevdet Bey getirildi. Cevdet Bey bilâhare Dışışleri Bakanlığı umum
müdürlüklerinde ve birçok Büyükelçiliklerde bulunmuş olan Bay Cevdet Dülge’dir.
Bu müdürlük eski Bâb-ı Âli’nin Hariciye nezareti dairesinin ‘müsteşarlık’a ait
olan oda ve salonlarında yerleşmişti. Cevdet Bey müsteşar odasında oturuyordu”
diye anlatıyor.
Barlas, o zamanlar İzmit havalisinde ajansın müdürü olan Sırrı Bey adındaki bir zatın daha olduğunu vurgulayarak, şunları söylüyor:
“O da İstanbul müdürlüğünde hak iddia etti. Bunun üzerine İstanbul’da iki müdürlük kuruldu: Ajans müdürlüğü (Cevdet Bey), İdari kısım müdürlüğü (Sırrı Bey). Hangi müdür hangi işten mesuldü? Bu pek belli değildi. Zaten Sırrı Bey bir infial eseri olarak pek makamına da gelmezdi. İşleri Cevdet Bey döndürüyordu.
Ajansın bu devirdeki faaliyeti Anadolu’dan gelen haberleri yaymak ve Türkiye-Havas-Reuters (T.H.R) ajansından aldığı Avrupa haberlerini Anadolu’ya vermeğe inhisar ediyordu.
Ben
bu devirde 24 Haziran 1923 tarihinde ‘İdari Müdürlük Kâtibi’ yani Sırrı Bey’in
kâtibi olarak ajansa girdim. Osmanlı Âyan Meclisi’nde Zabıt ve Mülkiye Encümeni
kâtibi idim. Mülkiye encümeni Hariciye nezareti işlerine de bakardı. O
encümende 8 yıl çalıştım. Refet Paşa İstanbul’a girince Âyan Meclisi lağvoldu.
Ben de açıkta kaldım.”
Gazetelerde “Ankara’da Matbuat ve
İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi’ne bağlı bir ajans müdürlüğü” bulunduğunu,
müdürün de Ethem Hidayet Bey adında bir zatın olduğunu okur İhsan Barlas:
“Ethem Hidayet Bey benim Âyan Meclisi’nde
arkadaşımdı. Kendisine bir mektup yazarak iş istedim. Bir hafta içinde aldığım
cevapta ‘İstanbul Şubesi İdare Müdürü Sırrı Bey’i görmem” bildiriliyordu.
Gittim, gördüm ve yukarıda yazdığım gibi 24 Haziran 1923’te Anadolu Ajansı’nda
işe başladım.
Ertesi gün öğrendim ki, mülga Âyan
Meclisi Encümen Kalemi müdürü Necip Bey (Eddâi Hafiz Necip Efendi müstear
adıyla muhtelif gazetelerde yayınladığı mizahi yazılarıyla meşhur olan zattır)
başkâtip olarak, Hayri Budak Bey de idari müdürlük sevk ve posta memuru olarak
ajansa alınmışlar. Bu benim için ajansa hemen ve hatta derhal ‘ısınmak’ sebebi
oldu. Ajansı o kadar benimsemiştim ki orada geçirdiğim uzun otuza yakın yıl
ömrümün en tatlı ve unutulmaz devri olarak kalacaktır. Bakın bugün bile
oradayım.”
“İstanbul’da iki müdür” hikâyesi uzun
sürmez. Çünkü iki müdür de durumdan memnun değildir. Barlas, olayı anlatmayı
şöyle sürdürür:
“İkisi de merkeze durumlarından
mütemadiyen şikâyet ediyorlar, bir işi iki kişinin yapmasındaki garabetle ısrar
edip duruyorlardı. Uzun bir zaman bu şikâyetlere cevap vermeyen merkez birden
bire cezri bir hareket yaptı. Cevdet Bey vazifesinden alındı. Ajans şubesi
müdürü Ethem Hidayet Bey İstanbul müdürlüğüne tam yetki ile tayin olundu. Ethem
Hidayet Bey İstanbul’a gelince, alelacele kurulmuş ve bu çok aksak tarafları
bulunan İstanbul bürosuna ‘çeki düzen’ verdi. İlk işi ‘İdari müdürlük’ işini
tasfiye oldu. Sırrı Bey’e münasip bir iş bulundu ve idari müdürlük lağvedilerek
idare ve muhasebe işleri Başkâtip Necip Bey’e devrolundu, idari müdürlüğe bağlı
memurlar da İstanbul müdürlüğü kadrosuna naklolundu.
Yukarıda kaydettiğim gibi ben ‘İdari
müdürlük kâtibi’ idim. İstanbul müdürlüğü kadrosuna da aynı unvanla naklolunmuştum.
Ethem Hidayet Bey’e ne iş göreceğimi sordum. ‘Bekle az sonra görürsün’ dedi.
İstanbul müdürlüğünde bir ‘Ajans
muharrirliği’ vardı. Bu işi Muzaffer Uras adında Selanikli bir genç idare
ediyordu. Bu genç, Ajans’ın Tercüme kalemi müdürü Abdi Tevfik Bey’in oğlu idi.
Zeki ve çalışkan bir gençti, ama yaptığı iş onu tatmin etmiyordu. Gözü serbest
hayatta, serbest kazançta idi..
Bir gün bana bu temayülünü açtı. Ethem
Hidayet Bey’den imalı bir tarzda şikâyet ettikten sonra ‘Ben ayrılınca burasını
siz isteyiniz, Müdür sizi seviyor, reddedeceğini sanmam’ dedi.”
İhsan Barlas, Muzaffer Uras’ın bu sözlerinden bir nevi sitem hisseder:
“Böyle bir arzum yok düşünmedim hiç.
Hem siz muvaffak olmuş bir memursunuz. Sizi kimse bırakmaz’ dedim. Güldü ve
‘Ben ayrılmak üzereyim, dediğimi yapınız’ tavsiyesini tekrarladı.
Bir iki gün sonra idi, ajansa
geldiğim zaman odacılar erken gelen müdürün beni aradığını, hemen kendisini
görmemi söylediler. Odasına gittiğim zaman Ethem Hidayet Bey, ‘Muzaffer Bey
istifa etti. Hemen o odaya gidip işe başlayınız. Şimdi gelecek işi size
devredecek’ dedi.
Filhakika biraz sonra Muzaffer Ural
geldi, işini sevgi ve nezaketle bana devretti. Ben de beni Ajans
Başmuharrirliği’ne götüren ajans muhabirliği işine o gün başladım.
İlk odam Tahrirat-ı Hariciye Kâtibi
Nuri Bey merhumun odasıydı. Bu zat, üstadımız Reşat Nuri Darago’nun babasıdır.
Odasında bulduğum ve ajansta kaldığım müddetçe kullandığım bir etejer ve bir
yazıhane hâlâ ajansın İstanbul müdürlüğü eşyası arasında bulunmaktadır.”
(Yazı: Süleyman Boyoğlu)




























