20 Ağustos 2012 Pazartesi

KATILA KATILA GÜLEN YAVRU KEDİ...

           Bir sokak kedisi, Merter'de bizimde oturduğumuz binanın çıkıntısı altında yaklaşık bir hafta önce doğum için hazırlanan meyve kasasında bir batında 6 yavru dünyaya getirdi. Doğumdan sonra kedi yavrularının bol süt emmesi için marketinden fırıncısına, apartman sakininden sokaktaki vatandaşına kadar herkes seferber oldu. Bu insanlar yiyecek içecek getirip kasanın yanına bırakıyordu.  Bir kaç gündür bu "mutlu aile"yi fotoğraflamak istiyordum. Kısmet bugüneymiş... 
          Öğlen saatlerinde ailenin ziyaretine elim boş gittim. Bir kaç kare fotoğraf almak için üzerlerine kapatılan ve yarı açık şekilde konulan plastik kasayı almak için hamle yaptım. Hiç ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Önce benim yiyecek bir şeyler getirdiğimi sanarak miyavlayan kedi, yavrularına zarar vereceğimi zannederek bana patilerini ve dişlerini gösterdi. Kedi uzun uzun "pıssss" diye tepki verirken, yavrularından birisi ise annesinden korktuğumu sanarak katıla katıla gülüyordu!..
          Şaka... Şaka... Çektiğim iki fotoğraf karesinden birinde böyle bir görüntünün ortaya çıktığını fark ettim ve blogda kullandım. 
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

GÖKDELENLER VE İSTANBUL'UN TEPELERİ...

                                                              Kayışdağı
Çamlıca
İstanbul'un Anadolu ve Avrupa yakalarında mantar gibi biten gökdelenler, kentin yüksek tepelerinden Kayışdağı ve Çamlıca'nın yüksekliğini aştı... (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

KADIKÖY İSKELESİ'NİN KÜÇÜK "BAĞLAMACISI"...

          Eski Kadıköy İskelesi'nde vapurdan inen yolcuları küçük "bağlamacı" karşılıyor.
                                                     (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

19 Ağustos 2012 Pazar

BOSTANCI İSKELESİ VE GÜN BATIMI...

                                               (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)      

18 Ağustos 2012 Cumartesi

BÜYÜKADA'NIN "UYKUCU" ARAP YOLCUSU...

Ramazan ayı nedeniyle İstanbul'a gelen Arap turist sayısında gözle görülür önemli bir azalma Büyükada vapurunda daha çok göze çarpıyor. Her zaman Arap turistlerden dolayı oturulacak yer bulunmayan Adalar vapurunda dün (19 Ağustos Cumartesi) bu kez koltuklar boştu. Bu fırsatı kaçırmayan bir Arap turist, püfür püfür esen vapurun en üst katında (güvertede) dört kişilik bir koltukta uyurken... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

HİKMET AKSOY'DAN BİR FIKRA...




Gurbet - Sıla Buluşma Bayramı...

Temel ile Dursun gurbette...  
Fadime ile Dursune yol gözlüyorlar kocaları gelecek diye.
Sordum kendilerine:
- E kızlar, haçan kocağız gurbette, 
siz ne yapacasınız yalnız gene burada?
Fadime de, Dursune de gözüme alaylı 
alaylı baktıktan sonra yanıt verdiler:
- Sen da mi, bilmeysın... Temel da gelıyı, Dursun da... 
Haçan oyle bayram edeceğuk  ki  gelende... 

RAŞİT YAKALI'DAN...

                                                           İyi bayramlar...

17 Ağustos 2012 Cuma

İSTANBUL BOĞAZI'NDA YOĞUN TRAFİK...



İstanbul bayram nedeniyle bir yandan boşalırken, bir yandan da yabancı yolcu gemilerinin akınına uğruyor. Yabancı lüks bir yolcu gemisi Sarayburnu'nda "Ankara" yolcu gemisinin hemen yanına, üç tanesi de Karaköy-Salıpazarı'na demir attı. Salıpazarı'na demir atan dev gemilerden biri Marmara'ya açılırken, ikisi kenti gezen yolcularını bekledi. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

GALATA KÖPRÜSÜ KORKULUKLARINA "BAYRAM BOYASI!"

Galata Köprüsü'nün korkuluklarına "Bayram Boyası" yapıldı! Köprü korkuluklarının yanı sıra, uyarı levhaları ve üzerinde binlerce insanın yürüdüğü asfalt yol da boyadan nasibini aldı... (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

İKİ KİTAP...


                     Aykırı Kadınlar
                                    (Osmanlı'dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri)

                                   Hüseyin Aykol


          Gazeteci-yazar Hüseyin Aykol, sol örgütlerle ilgili yıllar süren araştırmaları sırasında can sıkıcı bir gerçekle karşılaştı. Neredeyse bütün sosyalist örgüt liderleri erkekti. Yazar, konuyu biraz daha derinden araştırınca, Türkiye'de verilen toplumsal mücadele tarihinin aslında kadınlarla dolu olduğunu, fakat "erkek tarih"in onları ya görmezden geldiğini ya da öykülerini kısaltıp önemsizleştirdiğini fark etti.
         Yoksa solun yaşadığı başarısızlıkların temel nedeni kadınların hep geri planda kalmaları mıydı? 

Lider olarak öne çıkan kadınların yanı sıra, eşini yaratan, ama onun gölgesinde kalan kadınların da mücadele ve katkılarıyla anlatıldığı Aykırı Kadınlar, bütün bu düşünce ve çabaların ürünü olarak ortaya çıktı.
          Kitaptaki aykırı kadın portreleri:
Fatma Aliye, Yaşar Nezihe, Nuriye Mevlan, Nezihe Muhiddin, Semra Hanım, Cemile ve Rahime, Sabiha Sümbül, Margarete Wilde, Sıdıka Demir, Sabiha Sertel, Fatma Nudiye Yalçı, Suat Derviş, Neriman Hikmet, Yıldız Sertel, Nezihe Araz, Şekibe Çelenk, Gün Benderli, 1951 Tevkifatı Kadınları, Sevim Belli, Sevinç Özgüner, Mübeccel Kıray, Zehra Kosova, Behice Boran, Fatma Hikmet İşmen, İnci Tuğsavul-Özgüden, Mediha Gezgin, Beria Onger, Sevgi Soysal, Oya Baydar, Ayşenur Zarakolu, Duygu Asena, Meral Bekar, Kutsiye Bozoklar, Sabahat Karataş, Mukaddes Erdoğdu, Yaşar Seyman, Filiz Koçali, Nevin Berktaş, Ayşe Düzkan, Füsun Erdoğan, Leyla Zana, Gültan Kışanak, Gurbetelli Ersöz, Hacer Arıkan,Emine Ayna, Ayçe İdil Erkmen, Sabahat Tuncel.  

              Yakın Doğu'da Kadın
                                                   (Dışlanmışlık - Eşitsizlik)

                             Ergün Sönmez


(İnci Tuğsavul'un önsözüyle)
“Beyaz adam, önce babamı öldürdü,
Çünkü babam onurlu idi!
Beyaz adam babamın yokluğunda annemi kirletti
Çünkü annem güzeldi
Beyaz adam biz sahipsiz çocukları köle aldı” 
der siyahi şair.
Sömürgeci sistem, en büyük derebeyi ve en zorba erkektir.
Sömürgecilikte, askeri egemenlik, işgal, tecavüz ve insana ihanetin sınırı oktur.
Soykırıma varan sömürgecilikte; bilimin, kimliğin, ulusun, ülkenin, hak ve genel insanlık değerlerinin tümden inkarı söz konusudur.
Kadın insiyatifi elden bırakmamak için, erkek egemen eşitsizliğe ve sömürgeci-sömürü sisteme karşı direnmek üzere öne atılır.
Kadın mücadelesi ile evde edindiği inisiyatifi sokağa yansıtır. 
Kürt ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinde kadının etkinliği bu sürecin sonucunda oluşmuştur. 
Konular:
-Toplum Şekillerine Göre Cins Durumu
-Türkiye'nin Kadın Problemi ve Kürt Kadın Hareketleri
-Türkiye'de Cins ve Cinsel Yaşamdaki Ayrımcılığın Durumu
-Ailede ve Okullarda Kızların Dışlayıcı ve Farklı Öğrenim ve Eğitim Durumu
-Kadının Cinsel Yaşamının Dışlanması ve Kızlık Zarının "Kutsallığı"
-Cinsin Kendisini ve Bulunduğu Toplumu Tanımasında Kısa Bir Açıklama
-Sosyalizmde Gerçek Cins Eşitliği ve Kadın Özgürlüğü

EZGİLERLE MÜZİK...



Mehmet ÜNLÜ

       Merhaba değerli okurlar,

       Bendeniz 1978 yılından 1995 yılına kadar yazılı basında birçok gazetede foto muhabirliği, muhabirlik, büro şefliği, redaktörlük yapmış, 1995 yılından itibaren de görsel basına geçerek muhtelif TV kanallarında muhabirlik, editörlük, istihbarat şefliği ve haber müdürlüğünün yanı sıra, program metin yazarlığı yaptım. Emekli olmama rağmen bitmez tükenmez sevda nedeniyle hâlâ fırsat buldukça editörlüğü ve yazı yazmayı sürdürüyorum.
       Ancak, küçük denecek yaşta mandolin öğrenmeye başladım, kurslara devam ettim. Armoni, solfej ve şan dersleri aldım.. Bir iki yıl sonra akustik gitar sahibi olup, onunla hastalık derecesinde ilgilendim.. Birçok hocadan ders aldım, kendimi geliştirmeye çalıştım.. Lise yıllarında okul orkestrası kurup, konserler vermeye başladık.. Yaz aylarında da  düğün salonlarında çalışıyorduk. Bu uzun yıllar böyle devam etti.. Askerliğimi orduevinde müzisyen olarak yaptım.. Askerlik sonrası daha kaliteli ve bu kez klasik gitar edinip, sevdiğim bir tür olan Latin ve Nostalji Müziği ile ilgilenmeye başladım.. Ve iyi repertuar oluşturduğuma inanıyorum. Hâlâ bir yandan müzikten de uzak kalmamaya çalışıyorum.
       Çok sevdiğim değerli kardeşim, meslektaşım Süleyman Boyoğlu ile bir ara sohbet ederken bana “Babıali News” adlı sitesinden bahsetti.. Çok beğendim, bir gazeteci gözüyle oluşturduğu sitenin şirinliği ve sıcaklığı beni yazmaya itti. Süleyman, müzik konusunda yazı yazmamı isteyince tereddütsüz kabul ettim. Kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.
       Bundan böyle, zaman zaman  sizlerle buluşacağız.. İlk yazımı sunuyorum:

                   MÜZİĞİN TOPLUMDAKİ YERİ VE ETKİSİ

       Müziğin tek bir dili  olduğunu bilmeyenimiz yoktur.. Müziğin, özellikle ruhumuzun yenilenmesi ile birlikte yüreklerimizin ferahlamasına büyük destek olduğunu çok iyi  biliriz. “Müzik ruhun gıdasıdır” özdeyişi ise küçük yaşlardan beri hepimizin belleğindedir. Sizlere, Latin Müziği’nin, Flamenco’nun, Rockn’Roll’un, Cazz ve Blues’un, Pop Müziği’nin ve müzik dünyasının o muhteşem  güzelliklerini, adını tarihe altın harflerle yazdırmış sanatçılarını, çok değerli müzisyenlerle ilgili çeşitli bilgiler aktarmaya çalışacağım.
       Bu ilk yazımda, müziğin genel olarak çıkış noktaları, değeri ve yeri konusundaki  bilgileri paylaşmaya çalışacağım.
       Müziğin kendine özel anlatımı, duyguları ve bunları insanlara kuvvetle hissettirmek gibi ayrıcalıklı bir yeteneği var. Tabi bu yeteneğin aktardığı mesajlar, söz ve  müziğin harmanlanarak, enstrümanlarla bütünleşip, ezgiler halinde yayılmaktadır.

                              Kaliteli Müzik 

        İşte bu noktadan itibaren müziğin kalitesi sorgulanır.. Ben de  müziğin her yönüyle kaliteli yapılmasından ve yaygınlaştırılmasından yanayım…
        Nedir bu kaliteli müzik? Bu sorunun cevabının apar topar verilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
        Günümüz müzik piyasasına şöyle bir dönüp baktığımız  zaman, müzikalitenin ne durumda olduğu ortadadır.. Hani, eskilerden gelen bir cümle vardır ya ara sıra hatırlanan, “eskiye rağbet olsa idi, bit pazarına nur yağardı”..  Evet..  Ne yazık ki, eskiyi arayışın, eskiye özlemin burunlarda tüttüğünü bal gibi görüyoruz.
        Peki, bu özlem niye, neden geriye dönüş harekâtı ile arşivler karıştırılarak, eski melodiler yeni versiyonlarla sunulmaktadır?
        İşte, bunun tek nedeni, sadece ve sadece  kaliteli beste yapılmaması. Üretim  artık yok. Nerede o besteciler?.. Nerede o aranjörler?  Ve nerede o söz yazarları?..
        Buradan soruyorum.. Var mı, eskilerin pabuçlarını dama atabilecek kişiler?..
        Sizce var mı?
        Bence yok!..
        Bakınız, bu sözlerim  asla birilerinin damarına basılması amacını taşımamaktadır.. Ama bir hafta, on beş gün gibi kısa sürede yazılan şarkıları duymak zorunda kalıyoruz ne yazık ki..
        Duygu yoksunu, “Synthesizer”dan programlanmış efektlerin eşliğinde, ne anlattığı anlaşılamayan sözlerle, “ucube” müzik türlerinin genç beyinlere aşılanmasıyla, toplumumuzun içinde bulunduğu durumu, psikiyatristler de açıklayamaz halde..
        Buradan, bir Çiğdem Talu, bir Melih Kibar, bir Fecri Ebcioğlu, bir Sezen Cumhur Önal gibi yazdıkları şarkı sözleriyle, Atilla Özdemiroğlu gibi besteci ve aranjörlüğüyle Türk Pop Müziği’nde adını altın harflerle yazdırmış birçok üstadın yerini doldurabilecek kim var diye sormak, sorgulamak gerekmiyor mu? .. Bu değerler, popüler müziğimizin temel taşları olarak bir çırpıda hemen aklımıza gelenler…

                             Unutulmaz Sesler

       Unutulamaz sesleriyle; Barış Manço, Tanju Okan, Cem Karaca, İlham Gencer, Şevket Uğurluer, Alpay, Dario Moreno, Bülent Ortaçgil, Edip Akbayram, Sezen Aksu, Leman Sam, Fatih Erkoç, Metin Ersoy, Ömür Göksel, Timur Selçuk, Özdemir Erdoğan, Ajda Pekkan, Ersan Erdura, Erol Evgin, Erol Büyükburç, Salim Dündar, Ferdi Özbeğen, Yıldırım Gürses, Selçuk Ural, Rana-Selçuk Alagöz, Zülfü Livaneli, Erkin Koray, Fikret Kızılok, Timur Selçuk, Nüket Duru, Nilüfer, Hümeyra, Ayla Algan, Esmeray, Füsun Önal,  Ayten Alpman, Esin Avşar,  Berkant, Kayahan, Selda Bağcan gibi değerli yorumcular ve Süheyl Denizci, Doruk Onatkut, Şerif Yüzbaşıoğlu, Beyaz Kelebekler, Haramiler, Modern Folk Üçlüsü, İstanbul Gelişim, Üç Hürel, Moğollar, MFÖ gibi değerli orkestra ve gruplar yeri dolduramayacak müzisyenlerin şarkıları uzun yıllar top-on olarak yer alır, 45’lik plakları 33’lük albümleri yok satardı..
        Onno Tunç, Norayr Demirci gibi aranjörler de Popüler Müziğimiz’e çok büyük katkılar sağladılar.
        1960’dan 1985’lere kadar  bırakın Türkiye’de, adları dünya çapında bir bir dolaşıyordu. Hatta, Dario Moreno, Marc Aryan, Adamo, Anne Marie David gibi Avrupa’nın tanınmış bir çok sanatçısı ülkemizde Türkçe albüm bile hazırladılar, çok sevildi, çok beğenildi, aylarca listelerin başlarında yer aldı..
        İşte, kaliteli müzik diye boşuna değinmiyoruz..
        Hani derdik, slow müzik, hızlı müzik diye.. Yani, slow deyince iz bırakan, kısacası beyinlerde yer eden aşk, ayrılık, hüzün kokan besteler; hızlı denince mutluluk, sevinç, çoşku anlatılırdı..
        Artık, hepsi birbirine karıştı.. Şarkıda, “sevgilimden ayrıldım, çok mutsuzum”, “o beni terk etti şimdi ne yapsam” veya “bir daha  yüzüne bakmam, beni aldattı” diye yazılmış hüzün dolu sözlerin ardında, müthiş yüksek volümlü ve aşırı hızlı bir ritm, hani disko ritmi denilen müzik türü…
         Fakat, bir bakıyorsunuz, söyleyen ile izleyenler hepsi birden havalara zıplıyorlar.. Kimse yerinde duramıyor, kim ne kadar hızlı zıplarsa gibi bir de rekabet göze çarpıyor bu arada..
         Güya aşk veya hüzün anlatan şarkılar!..
         Peki, dinlerken üzüleceğiz mi, sevineceğiz mi?
         Karar vermek çok zor. Ama besteciler mutlaka aşk şarkısı yazmıştır(!), öyle değil mi?
         Artık, hızlı olanı da buyurun siz düşünün…
         Eleştriden kimse çekinmemelidir.. Biz burada, daha iyi, daha kaliteli müziğin yapılması adına görüşlerimizi ortaya koyuyoruz.. Kimseyi eleştirmek gibi bir niyetimiz yoktur, olmayacaktır da..
         Ama ne yazık ki günümüzde müziğin, sadece para kazanmak için bir araç olduğunu üzülerek görüyoruz..
         Üzülüyoruz..
         Çünkü  iyi müzik yapan sanatçılar azaldı, nerede ise bir elin parmakları kadar var ya da yoklar..
            
                     Popüler müzik başı boşluktan kurtarılmalı
       
         Sonuç olarak,
         Popüler müzik dünyamız, artık başı boşluktan kurtulmalı, kaliteli hale gelmeli, birkaç şarkı ezberleyip kendisine repertuar yaptım zannederek,  müziğe hasbel kader, iki şarkı ezberleyip (sanatçı!..)olmaya karar vermiş kişilere pirim verilmemeli diye düşünüyorum. Buradan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir vecizesini aktarmadan geçemeyeceğim, “Efendiler... Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat sanatçı olamazsınız. Yaşamlarını büyük bir sanata adayan bu çocukları sevelim. (1930)
       Hoşçakalın…

16 Ağustos 2012 Perşembe

TGC'DEN KINAMA...


            
        Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, Yeni Akit gazetesinde "Sakık'tan Bombalar" başlığıyla yayımlanan yazıda gazeteci Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'ın hedef gösterilmesini kınadı.
        Bugün 90 dolayında gazetecinin ceza evinde bulunduğunu, gazeteciler hakkında açılmış 10 bine yakın dava olduğunu hatırlatan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
       "Dışardaki gazeteciler de sözlü ve fiziksel şiddetle hedef alınmakta itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Birçok gazeteci korku ve tehdit dolu günler geçirmektedir. Gazetecilerin gazeteciler tarafından hedef gösterilmesi ayrıca üzüntü vericidir. Gazetecilik, hiçbir zaman, görüşlerini paylaşmadığımız insanların afişe edilmesi veya hedef gösterilmesi mesleği olamaz. Olmamalıdır. Meslektaşlarımızdan Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'nin, 'Gazeteci; bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur' ve 'Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur' ilkelerine titizlikle uymalarını bekliyoruz. Hedef gösterilen gazetecilerin can güvenliklerinin korunması için yetkilileri göreve çağırıyoruz."

ŞEYH BEDRETTİN'İN MEZARI...

                                     
      Bu sabah Sultan 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit’in mezarının da bulunduğu Çemberlitaş’taki türbenin önünden geçerken yaşlı bir amcanın mermerlerin arasında fışkıran yeşil otları yolarken gördüm; bir kare fotoğrafını çektim. Sonra kendimi türbenin içinde buldum.
      Lise ve gazetecilik hayatım Sultanahmet ve Cağaloğlu bölgesinde geçti. Hâlâ da o bölgedeyim. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne (TGC) gidip gelirken hep önünden geçtiğim 2. Mahmut türbesine ilk girişim yıllar önce “İlk Basın Şehidi Hasan Tahsin”i anma nedeniyle olmuştu. Sonraki yıllarda da birkaç kez yine tören için gitmişliğim vardı. Bir kerede “Bâb-ı Âli Şenlikleri” kapsamında gitmiştim. Şenliğe katılan konukları gezdiren rehbere:
- Burada Şeyh Bedrettin’in de mezarı var, ondan neden bahsetmiyorsunuz?” dediğimde adam çılgına dönmüştü.
     - Biz Kültür Bakanlığı’nın verdiği bilgiler doğrultusunda hareket ederiz. Bize burada öyle birinin yattığından hiç bahsedilmedi vs. vs..
      Sesimi daha fazla çıkarmadım, çünkü şenlikleri benim de üyesi olduğum ve Basın Senatosu Sekreterliği yaptığım Cemiyetimiz düzenliyordu.
      Bundan birkaç yıl önce usta romancımız Yaşar Kemal’i ziyaretimde Şeyh Bedrettin’den söz açılmıştı. Yaşar Kemal’e:
-Yaşar Ağabey, Şeyh Bedrettin’in Sultan 2. Mahmut türbesinin içindeki mezarını biliyorsunuz.
-Evet, biliyorum, dedi.
-Şeyh Bedrettin’in mezarı diğer mezarların ihtişamı karşısında çok mütevazı kalıyor.
      Yaşar Kemal, heyecanlandı:
-Nasıl olur! Ne yapılması gerekiyorsa ben yardıma hazırım. Yalnız Kültür ve Turizm Bakanlığı ile konuşmak gerekir, demişti.
        Bugün türbeden içeri girdim, ardımdan biri kadın genç iki turist daha geldi. Ziya Gökalp’in, Hasan Tahsi’nin mezarlarının fotoğrafını çektikten sonra Şeyh Bedrettin’in yattığı gömütün başına gittim. Hemen hemen yerle bir seviyede olan Şeyh Bedrettin’in mezarının orta yerinde kırmızı bir gül ağacı vardı. Bir de mezarın mermeri üzerinde yavru kedi…
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ABORJİNLERİN ÇALGISI...

Eminönü'nde bir genç, Aborjinlerin çalgısı olarak bilinen "Didgeridoo"yu özel bir teknikle üflerken, çalgıya ve sesine alışık olmayan vatandaşlar, meraklı gözlerle müzisyeni izlerken görülüyor. (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

HARUN KARADENİZ ANILDI...

68 kuşağı gençlik liderlerinden Harun Karadeniz, ölümünün 37. yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Burhan Felek Konferans Salonu'nda, 68'Liler Birliği Vakfı'nca düzenlenen forumla anıldı. Forumda arkadaşları kanser hastalığına yakalanarak genç yaşta yaşamını yitiren Harun Karadeniz'i anlattı. Harun Karadeniz sabah da Karacaahmet Mezarlığı'ndaki gömütü başında anıldı.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)

13 Ağustos 2012 Pazartesi

ATEŞ NESİN...



                                                                  (Fotoğraf: S. Boyoğlu)

                                                        NANİK ATAK
                                                       ---------------

Deneme

Yaralı askerimizi otobüse bindirip evine yollamışlar
Terör belasından ölmeden kurtulan Mehmetçiği  acaba trafik teröründen de kurtulabilecek mi diye otobüse bindirmişlerdir! 

***
Arındırılmalı

Futbol adamı Simon Kuper, " Futbol sadece futbol değildir" demiş
Ona ne şüphe...
İçinde zaman zaman  şike,rüşvet, kara para, şiddet, küfür gibi yoğun katkı maddeleri de bulunur!

***

Anlamak

Bir sabah uyandığınızda bir gün daha yaşamış olduğunuzu anlayacaksınız
Bir sabah uyanamadığınızda ise geride kalanlar ölmüş olduğunuzu anlayacaklar!

12 Ağustos 2012 Pazar

BUGÜN ÇAMLICA'DAYDIM...

         Cumartesi günü (11 Ağustos) evden dışarı çıkmadım. Daha doğrusu evde biraz tembellik yaptım. Bugün sabah da uyuşukluğumu üzerimden atamadım. Tembelliğimi içime sindiremiyordum, ama dışarı çıkmaya da pek gönüllü değildim. Öğleden sonra bir hamleyle yerimden kalktım, üzerimi çarçabuk giyindim ve kendimi sokakta buldum.
          Dışarı çıktığımda hava kapalıydı, ama yağacak gibi de bir havası yoktu… Merter’in içinden yürüyerek Zeytinburnu metrobüs durağına geldim. Kalabalık olmasına aldırmadan ilk metrobüse kendimi attım. Zincirlikuyu’ya kadar gittim. Burada metrobüs değiştirerek, Altunizade’ye vardım. Altunuzade’de bir sürü üst geçit geçtikten sonra bir İETT otobüs durağının önüne gelip durdum. Durduğum durakta Büyük ve Küçük Çamlıca yakınında geçen bir sürü otobüs hattı vardı. Burada da durakta yolcularını almakta olan her hangi bir otobüse kendimi attım. Sarıgazi’ye giden bir halk otobüsüydü. Şoför biraz asabiydi. Asabiliği de birileri ha bire iniş düğmesine basıyor, ama varılan durakta inen olmuyordu. O yüzden kızıyordu. Üçüncü durakta inmem gerekiyordu. Orta kapıya yakın bir yerde duruyordum bindikten sonraki ikinci durakta bir daha “duracak” ışığı yandı. Şoför yine söylenmeye başladı. Bu kez kendimden şüphelendim ve şoföre seslendim:
       - Ben basmadım, senin düğmende bir sorun olmasın mı? dedim, çünkü otobüs fazla kalabalık değildi, benden başka da orta kapıya yakın kimse yoktu.
       - Kim basıyorsa oturduğu yerden basıyor, bir yakalarsam!..
        Üçüncü durağa yani Çamlıca’ya yaklaştığımızda düğmeye basıp basmamakta tereddüt ettim. Zira şoför burnundan soluyordu, bana çatabilirdi. Neyse ki benden önce bir bey hamle yaptı ve düğmeye bastı. İçimden; “Şoför bu kez ikimizi de haşlayacak!” diye düşünürken, korktuğum olmadı.
        Durakta indim ve Büyük Çamlıca’ya yukarı tırmanmaya başladım. Allah’tan hava kapalı ve serindi; terlemeden eşsiz manzara yerine vardım. Her zaman cıvıl cıvıl olan Çamlıca tenha sayılırdı. Daha önceki gelişlerimde insan kaynardı, bu kez o canlılık ve hareketlilik yoktu. Çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım, çalışmaya başladım…
        Fotoğraf çekerken İstanbul’un Avrupa yakasından Asya yakasına doğru kara bulutların yaklaşmakta olduğunu fark ettim, ama görüntü almaya devam ettim. Lokantanın bulunduğu, çay-kahve ve pasta satışlarının yapıldığı tepeden biraz manzara izledikten sonra turlamaya devam ediyordum ki kara bulutları bu kez tepemizde yoğunlaşmaya başladı. Çok sürmedi kara bulutlar gök gürültüsüyle saat 15.25’te üzerimize boşaltmaya başladı.

        Daha önce çay-kahve satılan, şimdi ise Ramazan ayı nedeniyle olsa gerek boş olan korunaklardan bir tanesinin içine kaçtım. Benden önce bir çift daha sığınmıştı. Peşimden ona yakın insan daha bulunduğumuz yere doluştu. Ne yazık ki korunmak için girdiğimiz yer bizi yağmurdan koruyamadı. Çünkü yağmur serpmeli yağıyordu. Kimimiz yan durarak, kimimiz de sırtını dönerek yağmurdan korunmaya çalıştık, ama sıçan gibi ıslanmaktan bir türlü kurtulamadık…
                                    (Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu) 

ZAMANIN YAKLAŞTIRAMADIĞI ELEŞTİRMENE MEKTUP...

                                                              (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
 
                 Sayın Semih Gümüş, 
 
                 Radikal Kitap'ta 20 Temmuz 2012 günü yayınlanan "Zamanın uzaklaştırdığı romanlar" başlıklı yazınızı büyük bir şaşkınlık ve üzüntü ile okudum. Üzüldüğüm böyle bir yazı yazan siz değildiniz elbette, edebiyatçı olan bir kişinin Türk edebiyatının önemli kişilerine, başka önemli kişileri övmek için bile olsa-üstelik öyle de değil- böylesine saldırmasıydı. Yazık çok yazık! Edebiyat edebden geliyorsa ki öyledir, yaptığınız bir edebiyat infazı değil sadece, değerbilmezlik, "ben oldum" diyen birisinin "büyüklerine" saldırmaya başlamasıdır vb vb'dir. İnkârdır. Eğer sizin bir gazetenin kitap ekinde size cevap veremeyecek ünlü edebiyat insanlarına "sizin modanız geçti, zaten okul kitaplarında olmasaydınız bu kadar okunmazdınız, yazınsal değerini yitirmeye başlayan romanların yazarısınız" diye yazma hakkınız varsa, onların yerine okuyucunun da size karşılık verme hakkı vardır, bunu unutmayın! Ve nasıl size üzülmediysem, bu yazıyı da size karşı değil, böbürlenmeye, Selim İleri'nin şimdilerde pişman olduğunu yana yakıla yazdığı geçmişteki gençlik -genç olmasanız da- ve kendini ispat girişimlerine benzeyen o "delikanlılığa" karşı yazıyorum:
 
                 Bir kere Halide Edip ve Yakup Kadri, yayınlandığı dönemi etkilemiş olsalar da "..ama neden sonra okunurluluğunu ve yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" yazarlar değildirler, bunu yayınevlerine de sorabilirsiniz, onların arasında sayılırsınız. Satış rakamları okunurluluk ölçüsü sayılmasa da bir ipucu verir, okunurluluk mecburen böyle ölçülse de etki ölçülemez. Sizin hakkınızda bundan 50 yıl sonra birisi sizin bu "artık küçümsediğiniz" yazarlara yazdığınız yazı gibi bir yazı yazsa kaç tane tepki gelir acaba? İşte "artık beğenmediğiniz" yazarlar adına bir tepki! "Yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış" diye yazmak yazınsal değeri kabul etmek anlamına da geliyor. Bu edebiyatçıların yazınsal değerlerini yitirmeye başlamış olduğuna dair iddianızı herhalde artık "Yazar olabilir miyim?" türü kitap yazmaya borçlusunuz! Günümüzde yazarlık dersi veren hızını alamazsa geçmişe de gider! Değilse bu sizin tek başınıza varacağınız bir yargı olamaz. Aklınız sıra bir "Don Kişot"luğa soyunuyor ve bir zamanlar önemli sayılmışken zamanla "okunurluluğunu yitirmiş" romanları değerlendirmenin zorluğuna girişiyorsunuz ama dediğiniz gibi "zor" ve altından kalkamamışsınız, hatta altında kalmışsınız. Nasıl mı? Bakın siz yerdiğiniz yazarlarla ilgili yapmamışsınız ama ben yazınızın "izinden" gideceğim.

                Kendiniz yazıyorsunuz, "nitelikli edebiyattan mahcup biçimde söz edilmeye başlanmışsa, orada piyasanın, popüler romanların, çok satmanın yazınsal beğenileri, okuma kültürünü, niteliği yere düşürdüğü kararlı değerlendirmelerle yapılamıyorsa bunun vereceği zararın ömrü de uzadıkça uzayacaktır" diye. Elinizi vicdanınıza koyun, Halide Edip ve Yakup Kadri piyasa romanı yazdı da, sizin gibi "kararlı" eleştirmenlerce yeterince eleştirilmedi de, onun için mi etkisini yitirdi? Yoksa onlar etkisini yitirmedi de siz popüler olmak isteyen çoğu gibi "büyüklere" saldırarak "konu" olmak peşinde misiniz? Popüler edebiyatın tüketim biçimi "geçmişi tüketme noktasına mı" geldi?

               "Acaba okul eğitimindeki yeri olmasaydı, Halide Edip Adıvar'ın romanları bugün gene çok satılır mıydı?" (kendinizi bir kaç paragraf sonra kendiniz yalanlıyorsunuz, hani çok okunmuyor-dolayısıyla satmıyorlardı- yoksa elinizde yeni icat ettiğiniz bir başka okunurluluk ölçütü mü var?) diyorsunuz, Allah aşkına her okul eğitimine giren çok mu satılıyor-okunuyor? Tam tersine eğitim sistemimizin bıktırıcı bir etkisinden bile söz edilebilir.

                Bir romanın edebiyat dünyasının konuları arasında yer almaması ne demek, nasıl bir terazi bu tuttuğunuz: "Halide Edip Adıvar'ın romanları, 'Sinekli Bakkal' başta olmak üzere aynı zamanda edebiyat dünyamızın konuları arasında yer alıyor mu?" diye soruyorsunuz. Hangi edebiyat çevresi, hangi edebiyatçılar diye sormazlar mı adama? "Nitelikli edebiyat okumaları" diye kendinize göre bir liste yapabilirsiniz. ama o liste başkalarına dayatacak, başkalarının karşı sözlerine karşı dayanacak kadar nesnel olabilir mi?..

               Sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması öteden beri vardır, sizin görüşünüzün sanatın sanat için olduğuna kanıyım ama sanatı toplum için yapanlar, sizin yazdığınız gibi "Yeni bir toplum biçiminin kuruculuk döneminin de aydınları, yazdıklarıyla kuruculuk dönemine görevci anlayışla katılıp" sanat yapamazlar mı? Dünün yazınsal ölçütleri ile bugünün yazınsal ölçütleri arasındaki ayrım o kadar kesin mi? O zaman kalıcı eserler, klasikler nasıl kalıyor bu savrulan yazınsal ölçütler arasında. "Toplumsal sorumluluk bilinci bir edebiyat okurunun aklına hemen gelmezse de" hiç mi gelmez? Dönemi anlamak için değerli olan o değeri nasıl kazanmış acaba, sonuçta "kötülediğiniz" yazarlar,  fotoğraf albümü hazırlamamış, romanlar yazmış.

               "Dili yazınsal dil niteliğinde sayılamayacak, kişilerin gerçekliği güçlü olmayan 'Sinekli Bakkal', yazınsal bakımdan güçsüz Yakup Kadri romanı" laflarının mahalle atışmasının ötesine geçmesi için örnek gerek. O referans gösterdiğiniz Fethi Naci'nin Halide Edip hakkındaki övgülerine ne diyeceksiniz? Naci'nin Yakup Kadri romanları hakkında düşünceleri hep olumsuz mu? Aslında büyük yazarları büyüklerle, Halide Edip ve Yakup Kadri'yi Sait Faik ve Sabahattin Ali ile çarpıştırarak ne edebiyat, ne değilin  "çıplak yanıtı" bulunmaz, ama örneğin Memet Fuat'ın yazdıkları ile onu tanıyan-bilen sizin şu yazdıklarınızı karşılaştırarak iyi ve yapıcı eleştiri ile eleştirenin ön plana çıktığı -öznel olmakla karışmasın- eleştiri arasında ayrım kavranabilir..  İyi edebiyatçı "kötü edebiyatı" yazmaz,  çünkü o ağıt yakmayı sevmez, kötü zaten kalmayacaktır, kötü edebiyatçı ise kalıcıya saldırarak kalıcı olmaya çalışır..

                Be kardeşim, "Sait Faik bugün dünküyle karşılaştırılmayacak kadar çok ve yaşadığı günlerden elbette daha nitelikli biçimde okunmayı sürdürüyorsa, edebiyat her yerde ve herkes  için aynı değil elbette" diye yazabilen biri nasıl olur da edebiyat üzerine keskin ifadeler kullanıp bazı yazarları "kurban" edebilir. Nitelikli biçimde okunma, nitelikli okurun okuma biçimi mi? Okunabilirlik için bir yerde "yaşam kültürünün değişimini anlamak için de okunacak romanlar arasında akla gelme" diye bir ölçüt koymuşsunuz, bu ölçüt çok fazla Halide Edip ve Yakup Kadri'ye uyuyor, ne dersiniz?

                Kemal Tahir için yaptığınız tarihsel bakımdan okunur, yazınsal bakımdan okunmaz ayrımını da, körlerin bir filin başka başka tarafına deyip ayrı ayrı yorum yapmasına benzettim, kusura bakmayın!
 
                Yazınızda Sabahattin Ali, Sait Faik-dili bazen savruk olsa da-, Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında övgülerinize, Reşat Nuri ile ilgili olumsuz düşüncelerinizi bir tarafa bırakarak olumlu yaklaşımlarınıza katılıyorum, ama bunun bedeli Halide Edip ile Yakup Kadri'yi, Kemal Tahir'i yermek mi olmalı? Eğer edebiyata biraz değer veriyorsanız, okurun yerine konuşmayı-yazmayı bırakıp okuru da önemsemeli, sözgelimi, en azından Yakup Kadri'nin son okuduğum kitabından biri olan  "Hep o Şarkı"sının hep olacağı sözlerimi dikkate almalısınız. Teessüflerimle.
(Gürcan ARITÜRK)

11 Ağustos 2012 Cumartesi

"DÖNERCİ CEVO"...

                                             Kozyatağı'nın "Dönerci Cevo"su...
           Kozyatağı’nda şanslı bir kedi… Geçirdiği bir kaza sonucu sağ arka ayağı kırılan kediye emlâkçı Erdoğan Sarak sahip çıkarak; adeta “babalık” yapıyor. Erdoğan Sarak, “Cevahir” adını verdiği kedinin kaza sonrası yürüyemez hale geldiğini belirterek, “Yakınımızda bir veteriner vardı ona götürdüm, sağ arka ayağına platin taktırdım. Şimdi eskisinden daha sağlıklı… Adını kısaltarak 'Cevo' diye çağırdığımız Cevahir’i artık Şaşmaz sitelerinde sevmeyen ve tanımayan yok” dedi.
                                      Cevo'ya "babalık" yapan Erdoğan Sarak
         Sarak, yürüyemez olduğu sıralarda hazır yemekler sunduğu altı yaşındaki Cevo'nun ağzının tadını bildiğini, döner ve sosisten başka bir yiyecek tanımadığını da anlatarak, “Cevo her öğlen 100 gram döner yer; saatini de kaçırmaz. Akşama doğru da sosis ziyafeti çekiyorum. Ben ona o da bana alıştı. Sevmediğim kötü bir yanı var; güvercinlere pusu kurması… Bir keresinde masanın altında yakaladığı bir güvercini tam boğacakken elinden zor kurtardım” diye yakındı. 
         Cevo, sokaklarda itilip kakılan, kovalanan, çöp konteynırlarında yiyecek bir şeyler bulabilmek için her türlü tehlikeyi göze alan talihsiz kedilerin halini bir düşünebilse, ya da görebilse o kötü huyundan belki vaz geçer, ama sonuçta “Cevahir”de olsa o bir kedi…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)

9 Ağustos 2012 Perşembe

TGC'DEN KINAMA...



       Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu, Bolu Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Süha Alparslan’a ve Yazı İşleri Müdürü Ayşegül Topçu’ya yönelik saldırıyı kınadı.
       TGC Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
       “Mehmet Süha Alparslan ve Ayşegül Topçu, Bolu Gündem Gazetesi'nde yaptıkları baz istasyonu haberi nedeniyle, 3 Ağustos’ta üç kişinin saldırısına uğradı. Muşta, sopa ve bıçak kullanan saldırganların serbest bırakıldıklarını ve meslektaşlarımıza yönelik tehditlerin ise hala sürdüğünü öğrendik. 
       Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkına hizmet etmektir. Kamuoyunu bilgilendirmek, kamuoyu aleyhine olan haksızlıkları, yolsuzlukları haber yapmak gazetecilerin en önemli işlevidir.Bu olayı halkın bilgi edinme hakkına yapılmış çirkin bir saldırı olarak niteliyor, olayın sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz, yetkilileri göreve davet ediyoruz.
       Gazetecilere yönelik sözlü ve fiziksel saldırıların olağan hale gelmesinin basın özgürlüğü açısından bir utanç konusu olduğunu hatırlatıyor, meslektaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz."

8 Ağustos 2012 Çarşamba

ERGİN KONUKSEVER HASTANEDE...

                                                              (Fotoğraf: S. Boyoğlu)
         
             Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Onur Kurulu üyesi Ergin Konuksever, dün (7 Ağustos Salı) Başkent Üniversitesi İstanbul Sağlık, Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde başarılı bir operasyon geçirdi.
             Hastanenin Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. R. Yavuz Akman’ın gerçekleştirdiği ameliyatla, Konuksever’in mesanesinde oluşan kahve çekirdeği büyüklüğündeki tümör alındı.
             Ergin Konuksever, “Daha önce bir şikâyetim yoktu. Ameliyat öncesi iki gün sıkıntım oldu. Hemen hastaneye geldim. Ultrason çektiler, tümör olduğu anlaşıldı ve ameliyata aldılar. Doç. Dr. R. Yavuz Akman ve ekibi başaralı bir operasyon yaptılar. Kahve çekirdeği büyüklüğünde bir parça aldılar. Şu an iyiyim, sanırım birkaç gün daha hastanede kalacağım” dedi.

7 Ağustos 2012 Salı

DEMİR'İN GÜCÜ...

                                                    (Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)