Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
YAYIN KURULU: Süleyman Boyoğlu, Raşit Yakalı, Ali Kılıç, Gürcan Arıtürk, Rüya Özkalkan. /Bu blog Basın Ahlâk Yasası'na tamamen uyar ve amatör bir ruhla hazırlanır. Yazı ve fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. Kullananlar hakkında yasal işlem başlatılır../
17 Eylül 2012 Pazartesi
16 Eylül 2012 Pazar
ESENLER ÇİFTEHAVUZLAR'DA TRAFİK KAZASI...
Esenler-Çiftehavuzlar Mahallesi'nde bir araç 16 Eylül Pazar günü köprü korkuluklarını aşarak, Atatürk İlköğretim Okulu'nun bahçesine düştü. Araçta bulunan üç kişiden birinin yaşamanı yitirdiği bildirildi. Yurttaşlar, "Pazar günü olması nedeniyle okul kapalıydı. Şayet okul açık ve öğrenciler teneffüste olsaydı büyük bir facia olurdu" dediler. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
15 Eylül 2012 Cumartesi
SARIYER'DE BİR ASRA YAKLAŞAN ÖMÜR...
“İstanbul’un en
güzel ayı hangi aydır” diye sorsalar, hiç düşünmeden Eylül ayı derim. İşte
bugün Eylül ayının tam ortasında Sarıyer’e gitmeye karar verdik. Karar verdik
diyorum, çünkü yanımda yine amcaoğlu Cemal vardı.
Zincirlikuyu’ya kadar metrobüsle geldik. Burada Beşiktaş-Sarıyer İETT
otobüsüne bindik. Otobüs boş sayılırdı, oturacak yer bulduk. Sarıyer’de
otobüsten indikten sonra daha önce TGC’den Raşit Yakalı, Seraceddin Zıddıoğlu
ve Ahmet Çitoğlu ile gittiğimiz küçük bir parka yürüdük. Parktaki banklarda ve
plastik koltuklarda onun üzerinde yaşlı insan oturuyordu. Biz de tam onların
karşısında gölgede kalan boş bir bank bulup oturduk. Bizden sonra gelenler de
oldu.
Amcaoğlu ile
otururken, elinde baston olan yaşlı bir amca daha geldi. Çoğunluk yerinden
kalktı, saygı ile elinden öpüp alnına götürdü:
- Hoş geldin
Yusuf Amca… Nerelerde kaldın, deyip yer gösterdiler.
Yusuf Amca da
Balıkesir’de kızının yanında olduğunu, o yüzden uzun zamandır parka
gelemediğini anlattı. Parka Yusuf Amca’nın gelmesiyle sıcak olan ortam daha da
sıcaklaştı…
Rumeli Kavağı'na gitmeyi düşünüyorduk, ama park çok hoşumuza gitti bir süre daha
oturmaya karar verdik. Bu arada karnımız açıktı. Denize yakın bir yerde mangal
yakan bir balıkçının (kendisi Marmaris’te kaptan olduğunu söyledi) pişen
balıklarının kokusu bizi imrendirdi. Bir anda iki üç masada balık yiyen
yurttaşların arasında bulduk kendimizi…
Menüde kuru
soğan, hamsi ve palamut vardı. Hiç düşünmeden bugünlerde denizlerde bolca
çıkarılan palamudu tercih ettik. Yanımızda pet şişe suyumuz vardı. Soğan ve
ekmek eşliğinde balığımızı büyük bir iştahla yuttuk.
Balık üstüne
çay içmemek olmazdı. Parkın karşısında bir çay ocağı vardı. Oradan iki bardak
da çay söyledik. Çaylar enfesti; çaycıya övgüler düzerek birer bardak daha
istedik.
Bu arada
oturduğumuz bankta gazeteler vardı. Gazetelere göz atarken, Yusuf Amca’yı
karşımızda bulduk. Konuşkan bir amcaydı. Birisi:
- Yusuf Amca
Sarıyer’in en eskilerindendir, dedi.
O kişi böyle
söyleyince ben Yusuf Amca’ya biraz daha sokuldum. Kaç yaşında olduğunu,
Sarıyer’e ne zaman geldiğini, ne işler yaptığını peş peşe soruyordum ki başladı
anlatmaya:
“Adım Yusuf,
soyadım Emanetçi… Ben nüfusta 87’yim, ama gerçek yaşım 90. Beni üç yaş küçük
yazdırmışlar. Altı aylıkken Trabzon’dan Rumeli Kavağı’na getirmişler. Sarıyer’e
gelenler önce Garipçe’ye gelmişler. Babam direkt Rumeli Kavağı’na gelmiş. Babam
Kuva-i Milliye’ciydi….
Sarıyer’de ilk
motoru babam aldı. Başka da kimsede yoktu. Babam buradan babaannemle Kapıdağı-Narlı
yakınlarına gidiyor, ama babaannem orayı beğenmiyor, geri geliyorlar.”
Yusuf Emanetçi'nin cebinde taşıdığı ilk öğrenim diploması...
Sohbet ederken
Yusuf Amca cebinden dörde katladığı ilkokul diplomasını çıkardı:
- Bak bu benim
ilkokul diplomam… 1938-39 ders yılı sonunda iyi derece ile mezun olduğuma dair
diplomam, dedi.
Diplomayı
Yusuf Amca’nın elinden aldım. Sararan diplomasını oturduğumuz bankın üzerine serdim, sonra da amcaoğlu tuttu; birkaç kare fotoğraf aldım. Ardından da Yusuf Amca’nın birkaç kare
fotoğrafını çektim.
Yusuf Amca,
oturduğumuz parkın önünde vapur iskelesi olduğunu, sonra parka çevrildiğini
anlattı. Sarıyer’de eskiden Rumların, Yahudilerin ve Ermenilerin yazlığı olduğunu, ancak 1955 yılında yaşanan “6-7 Eylül Olayları” sonrası sayılarının
giderek azaldığını da üzülerek ifade etti.
Yusuf Amca,
Atatürk’ü de iki kez gördüğünü gururla anlattı:
“Atatürk’ü ilk
1937 senesinde Moda koyunda gördüm. Yanında İngiltere kraliçesi ve oğlu vardı.
1 Temmuz Kabotaj Bayramı’ydı. Atatürk’ü bir kez de Altınkum Plajı’nda gördüm.”
İkinci Dünya
Savaşı sırasında büyük sıkıntı yaşandığını, tahtakurusu, bit yüzünden evlerde
yatamadıklarını, yemek yiyip teknelerde yatmaya gittiklerin de anlattı. Yusuf
Amca, kendisinin “Ağır İşçi Karnesi”
olduğunu da dile getirerek şöyle devam etti:
“Gemilerle Bulgaristan, Romanya’ya makarna,
un, bulgur götürülüyordu. İsmet Paşa savaş esnasında un, buğday gibi şeyleri depo
yaptı. Boş bulduğu yere bunları koydu. ‘Camileri ahır yaptırdığını’ görmedim de
duymadım da…
Ruslarla
savaşırken ölen ya da donan dört Alman askerini Rumeli Kavağı’nda biz denizden
çıkardık gömdük. Gömenlerin arasında ben de vardım. Şimdi bile gömdüğümüz yeri
gösterebilirim. O sıralar çok Alman askeri ölüsü Boğaz’a geldi…”
Yusuf Amca,
Türkiye’de Bandırma, Erdek, Ayvalık, Dikili, Çeşme ve Hopa’ya kadar gittiğini,
ülke dışında da Bulgaristan, Rusya, Romanya ve İsrail’e kadar birçok ülkede
balıkçılık yaptığını belirterek, “İsrail’e hükümetleri kanalıyla gittim. Beş ay
orada balıkçılık yaptım” dedi.
Bu kez soru
sorma sırası Yusuf Amca’ya gelmişti:
- Peki, sen
nerelisin?
-
Erzincanlıyım…
Erzincanlıyım
deyince Yusuf Amca, 1939 yılında yaşanan ve 30 binin üzerinde insanın yaşamını
yitirdiği memleketimdeki depremle ilgili bir ağıt söylemeye başladı:
Erzincan
duman oldu
Halımız yaman
oldu
Çok canlar
kurban oldu
Ayrıldık
Erzincan’da
Ottan ocaktan esiyor yine poyraz
Bıçaktan
keskin ayaz
Karların
arasında
Yatanın
kefeni olmaz…
Duygulandım… Yusuf Amca’ya dedemin İstanbul’a gelmek için
yürüyerek Giresun’a geldiğini, buradan da Gülcemal Vapuru’na binerek Karaköy’e yolculuk
yaptığını söyleyince de:
“Gülcemal
Gülcemal
Dört tane
direğin var
Aldın gittin yarimi
Aldın gittin yarimi
Ne hayın
yüreğin var" şeklinde bir dörtlük dile getirdi.
Yusuf Amca, Gülcemal Vapuru’nun Giresun’dan denizdeki
fırtınanın durumuna göre kimi zaman beş günde, kimi zaman da bir hafta da
İstanbul’a gelebildiğini sözlerine ekledi.
Yusuf Amca’nın
anlatımından sonra birer bardak çay, parktaki komşularımız tarafından ikram
edildi. Çaylarımızı içtikten sonra “amcaoğlu” ile Rumeli Kavağı'na doğru yola
çıktık…
Rumeli Kavağı yolu üzerinde meyve satıcısı...
Telli Baba'ya dilek dilemeye gelen yeni evli çift...
14 Eylül 2012 Cuma
GECİKMİŞ ELEŞTİRİLER...
(Fotoğraf: S. Boyoğlu)
Gürcan ARITÜRK
HOCAMIN MEKTUPLARINA ELEŞTİRİLER
Emre Kongar'ın 12 yıl önce yayımlanan "Kızlarıma Mektuplar" kitabını bugünlerde okudum. Bunda 4 yıl önce baba olmamın etkisi var mı bilmiyorum. Kesin olan bir şey varsa Emre Hoca'nın yıllar önce "Kültür Üzerine" kitabını okumuş ve yararlanmış biri olmama rağmen, Cumhuriyet'te yine yıllar önce bir gün Akmerkez civarında kapkaç üzerine yazdığı ve emniyet müdürüne 'yakalayın şunları' diyen ve bana göre bataklık yerine sivrisinekle uğraşan yazısından sonra Hoca'yla okur-yazar ilişkimi kesmiştim. Ara sıra köşe yazılarını okuyordum. Daha doğrusu sözünü ettiğim yazıya benim gösterdiğim tepkiye Hoca'nın "Ben ne söylesem boş, önyargılısın" demesinden sonra eleştiriye açık olmayan birini okumanın doğru olmayacağını düşünmüştüm.
Hoca'nın "Ben Müsteşarken" adlı kitabına da yine soğuk bakmıştım, bazıları yaşar, bazıları yazar diyerek. Belki de hem yaşayıp hem yazmayı aklım almadığından! "Kızlarıma Mektuplar" bir babadan çok bir aydının deneyimleri olarak yazılsa daha iyi olurmuş bana göre. Gerçekten çok güzel tespitler var. Ama kızlarının hiç bir kusurlarının olmaması -vücutları bile fit- yazılanlara gölge düşürüyor. Emre Kongar'ın kızları bir kişilik olarak değil, fotoğraflarına bakarak yazılan birer "bahaneye dönüşüyor". Biliyorsunuz kötü romanlarda kişiler mükemmel ya da tamamen kötüdür, gerçek kişiler ya da gerçek kişileri yansıtan iyi romanlarda kahramanlar iyi ve kötü yönleriyle vardırlar.
"Kültür Üzerine" adlı kitabında da vardı, mutluluğun yolunun bilgi, sevgi ve üretimden geçtiği. Hoca yaşamdan damıtılmış deneyim, öneri ve tespitleri ile güzel bir kitap yazmış ama bazı çelişki, Türkçe kullanım yanlışları ve önyargılarıyla da ortada.
İşte kitaptan takıldığım yerler:
Sy 48- "Yoksa herkes gibi ben de içinde büyüdüğüm aileyi olağan bir çevre sayıp, onun gökkuşağı etkisinde kalmayabilirdim" diyor Hoca, sanki kendisinden başka herkes ailesini olağan çevre saymış gibi, bu kadar kesinlik hiç de bilimsel değil. Kendi kendine yapılan bu kadar ayrımcılık şık da değil.
Sy 55- "Kentlere yığılan, fakat kentlileşemeyen yani uygarlaşamayan ailelerimiz, hâlâ kadınıyla erkeğiyle, kırsal kültürün, tarım kültürünün, köy kültürünün, yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları." "Yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları", diğer nitelemelerin hepsinden uzun!
Sy 57- "Yoksulluk, çirkinlik, hatta eğitimsizlik ve tembellik bile, bir ailenin sıcak ve sevgi dolu havası içinde aşılabilir" Buradaki çirkinlikten neyi kastettiğini anlayan var mı? Aklıma gelen var ama bir bilim insanına yakıştıramam.
Sy 68- "Ben tüm çevreme karşı uyguladığım, daha doğrusu uygulamaya çalıştığım empati ilkesini tabii ki öncelikle aile içinde, annenize, ağabeyinize ve size karşı uygulamaya çaba gösterdim." Asıl empati aile çevresi dışındakilere uygulanandır, herkes ailesini anlamaya çalışır, asıl olan tanımadığın insana da o sabrı ve özeni göstermek! Öncelik ailede ise empati sempatiyle karışıyor demektir. Sempati duyulmayana da empati, sempatiye dönüşebilir.
Sy 99- "Ne yazık ki hem çok yetenekli olan hem de okumak isteyen pek çok çocuk ve genç, bırakın sağlık hizmetlerinden eşit yararlanmayı yoksulluktan dolayı okula bile devam edememektedir" Buradaki bile kullanımı ve karşılaştırma yanlış veya ters, sağlık olmadan eğitim zaten olmaz. Önce sağlık gelir.
Sy 100- "Böylece toplumun hem ahlak kuralları, hem de hukuk kuralları yozlaşıyor, herkes en yüce değer olan paraya ulaşmak için hakka ve hukuk dışı davranışlara başvurmayı, normal ve meşru kabul ediyor." En yüce değer paraysa neden olmasın!
Sy 105- "Bu satırları okuyan sevgili kızlarım, sizlere renkli, verimli, sıra dışı bir kişilik ve sıradan olmayan mutlu bir yaşam diliyorum; böyle bir kişiliği ve böyle bir yaşamı gerçekleştirecek gücünüz olduğuna inanıyorum" diye yazdıktan sonra hemen ardından "Sadece bu satırları okuyor olmanız bile sıradışılığınızın bir göstergesi değil mi?" demesi için bir insanın en hafif deyimiyle kendini çok sevmesi, yazdıklarına haddinden fazla değer vermesi gerekir..
Sy 109- "Evet, Ebru vejetaryen. Yani et yemiyor. Ama ben bu tavrını hiç de aşırı bir tutum olarak algılamıyorum" derken bile bir aşırılıktan söz ediyor ama asıl bir sayfa sonra "Zaman zaman kendimi yapmaktan alıkoyamadığım aşırılıkları düşündüğüm zaman şöyle bir liste aklıma geliyor: Hiç yalan söylememek (Yalan söylememeyi aşırılık sayan bir hocaya ne denebilir?) ...... hiç et yememek... (Daha bir sayfa önce kızının et yememesini aşırılık saymıyordu oysa, kızına torpil geçiyor herhalde ya da kızcı bir hoca ile karşı karşıyayız)
Sy 111- "Bir felsefe öğretmeni olduğu için, insan psikolojisini çok iyi bilen.." annesinden bahsediyor, bütün anneler güzeldir ve pek çok şeyden anlarlar ama felsefe ile psikoloji arasında zorlama yapmamak lazım derim ben!
Sy 119- "Aşırılığın Azı Karar Çoğu Zarardır" Mektup ya da bölüm başlığı. Aşırılığın azı çoğu mu olur, aşırılık aşırılıktır!
Sy 127- "O zamanlar bir saat evin içinde koşardım." Koşu bandı ile herhalde!
Sy 130- "Zaman zaman sizi koyduğumuz kuralların sıkıcı havasıyla boğdum mu? Sonuca, yani sizin kişiliklerinize baktığımda bu sorunun yanıtını 'hayır' diye vermek olanaklı." Ne yani kızlar boğulmadı ise iyi mi? Kişiliği sadece anne-babanın koyduğu kurallar mı belirliyor?
Sy 136- "Şu anda anlayabildiğim kadarıyla, ikiniz de yepyeni yetenekler ve bilgilerle donatılmış birer genç olarak yurda dönmek ve yaşamınızın geri kalan kısmını Türkiye'ye, sizi yetiştiren ülkeye katkıda bulunarak geçirmek kararındasınız. Hemen, bu kararınıza büyük saygı duyduğumu ve size kavuşacağımız için çok sevinçli olduğumu da belirtmeliyim" diyor hoca. Ne dediğimiz kadar karşı tarafın da ne anladığı önemli. Bu anlamada da dil çok önemli. Türkiye'de "bu kararınıza saygı duyuyorum" diye girerse söze bir insan, aslında istemediği ama kabul ettiği anlamı çıkar. Ama Hocamız istiyor kızlarının ülkeye dönmesini. “Saygı duyuyorum”un yanlış kullanımı. Herhalde sizin bu kararınızdan sonra size saygım arttı demek istiyor.
Sy 158- "Şimdi açıkça itiraf etmeliyim ki, sizler de olağanüstü çocuklardınız." Alın bir yanlış anlatım daha. Bir babanın çocuklarının olağanüstü olduklarını 'itiraf etmesi' çok acıklı bir şey..
Sy 162- Kızlarına "...sevgi insanı yücelten, güzelleştiren, mutlu kılan bir duygudur" diyen baba, "insanları seveceksiniz: Ama karşılıksız seveceksiniz" diye yazdıktan sonra "Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiştir. Çünkü insanoğlu vefasızdır. Çünkü siz insanları severken, onlar size her türlü kötülüğü ve kalleşliği yapacak. Çünkü sevginize aynıyla karşılık beklerseniz mutlaka düş kırıklığıyla karşılaşacaksınız: Hem de hemen bugün, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, ama bir gün mutlaka, hem de çok yakında"" diye yazabilecek kadar kötümser. Bu kadar kötümserliğin yanında sevgi nasıl kalır, şaşılacak şey!
Sy 175- "Fiziksel gücüme güvendiğim için, arkadaşlarla kavga etmiyor, tersine bütün anlaşmazlıklarda özenle kavgadan kaçınıyordum." Fiziksel gücüne güvenip de kavgadan kaçmak, hem hayvan sever olup hem kasap olmaya benziyor!
Sy 179- "Üniversite'den istifaya zorlandığımda da, en yakın arkadaşım, çıkarlarını zedelediğim için bana gazetesinde en ağır hakaretleri ettirdiğinde de, sabah yürüyüşleri ile bu sorunları aştım, bana kötülük yapanları bağışladım." Ama bağışlamamışsınız, hala yazdığınıza göre hocam. Daha ne yapacaktınız?
Sy 181- "Mutluluk harekette, eylemde, devinimde gizlidir" Mutluluğun durağanlıkta olduğu da iddia edilebilir. Keşke bence yazsaymış.. "Ayrıca zihinsel ve bedensel hareketliliğe sahip olan insan, hem evrenin gizini çözmüş, hem de kendisinin mutluluğunu yakalamış insandır" demesi tamamen doğru olsaydı, yürürken düşünen her insan mutlu olurdu!
Sy 185- "Bugün size doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür diyeceğim dünya güzeli kızlarım benim" diyor Emre hoca. Doruğa çıkmanın keyfi değil, doruğa çıkarken alınan keyif diyecekti herhalde, aksi halde kurmak değil işletmek önemlidir sözüne ters bir durum çıkıyor ortaya.
Sy 192- Aslında size, yaşamın tadını çıkarmayı, bu çirkin dünyadaki güzellikleri biraz daha bilinçli yaşamayı öneriyorum yukarıdaki satırlarla" Çirkin dünyanın güzellikleri bana çelişki gibi geldi yine. Çirkinliğin güzelliği mazoşistlere tat verir.
Sy 197- "Annenizin ne düşündüğünü bilemem ama ben, sizin artık evden uçup gitmiş olduğunuz dönemde yazdığım bu mektupta, keşke onları daha fazla dinleyebilseydim, diyorum." Neden eşinizin böyle hayati bir konuda ne düşündüğünü bilmiyorsunuz hocam, bilmelisiniz. Amerika'daki biriyle chatleşen ama yan komşudan haberi olmayan gençler gibisiniz vallahi! Sadece maço erkekler karılarının ne düşündüğünü bilemez! Karısıyla etkili iletişim kuramayan kızlarıyla asla kuramaz.
Sy 197- "Benimle paylaştığınız olayları ve sorunları da bir baba gibi eleştirel gözle değil, bir arkadaş gib onaylayan ve duygusal destek veren bir tutum ve davranış içinde dinlemeye kararlıyım" Ne babalar gördüm arkadaş gibiydi, ne arkadaşlar gördüm eleştireldi! Böyle bir ayrım yapılabilir mi? Bilim adamı demek biraz da kalıpların dışına çıkan değil mi?
Sy 230- "Kelebek gibi bir insanı tanımanın ve onu yaşamanın, ya da kelebek gibi bir ilişkiye sahip olmanın sırrı, ancak güçlü olabilmekten geçiyor". Doğru bile olsa gücü bu kadar güçlendirmek ve güce tapmak yanlış!
Sy 234- "Kelebekleri canlı sevdiği için, kelebek koleksiyoncusu olamayan, ama ikiz kelebekleriyle yaşadığı için, koleksiyonculardan çok daha zengin olan babanız" O zaman daha önce yaprak biriktirerek çevreciliğe ilk adımını attığını söyleyen Emre hocamız, o zaman caniliğe mi başlamış oluyor. Kelebek can da yaprak patlıcan mı!
Sonsöz:
Emre Kongar'ın bu kitabını bazılarının "mektup yazmak entellektüel moda" diye karşılamalarına karşıyım. Gerçekten yukarıda bence yanlış ya da eksik veya çelişkili cümlelerden kat kat fazla yaşam öğütleri içeren "Kızlarıma Mektuplar"da yaşamdan satırbaşlarını verirken hocamız keşke daha çok bence, bana göre demiş olsa, genellemelerden kaçınsaydı. Acaba diye geliyor aklına insanın, Emre Kongar, Fakir Baykurt'un Tırpan romanında Uluğuş Nine'yi idealize etmesi gibi kızlarını mükemmel göstererek romanda gösterilen devrimci tavrı mı sürdürmüş? Okuyun ve kararı siz verin.
Emre Kongar'ın 12 yıl önce yayımlanan "Kızlarıma Mektuplar" kitabını bugünlerde okudum. Bunda 4 yıl önce baba olmamın etkisi var mı bilmiyorum. Kesin olan bir şey varsa Emre Hoca'nın yıllar önce "Kültür Üzerine" kitabını okumuş ve yararlanmış biri olmama rağmen, Cumhuriyet'te yine yıllar önce bir gün Akmerkez civarında kapkaç üzerine yazdığı ve emniyet müdürüne 'yakalayın şunları' diyen ve bana göre bataklık yerine sivrisinekle uğraşan yazısından sonra Hoca'yla okur-yazar ilişkimi kesmiştim. Ara sıra köşe yazılarını okuyordum. Daha doğrusu sözünü ettiğim yazıya benim gösterdiğim tepkiye Hoca'nın "Ben ne söylesem boş, önyargılısın" demesinden sonra eleştiriye açık olmayan birini okumanın doğru olmayacağını düşünmüştüm.
Hoca'nın "Ben Müsteşarken" adlı kitabına da yine soğuk bakmıştım, bazıları yaşar, bazıları yazar diyerek. Belki de hem yaşayıp hem yazmayı aklım almadığından! "Kızlarıma Mektuplar" bir babadan çok bir aydının deneyimleri olarak yazılsa daha iyi olurmuş bana göre. Gerçekten çok güzel tespitler var. Ama kızlarının hiç bir kusurlarının olmaması -vücutları bile fit- yazılanlara gölge düşürüyor. Emre Kongar'ın kızları bir kişilik olarak değil, fotoğraflarına bakarak yazılan birer "bahaneye dönüşüyor". Biliyorsunuz kötü romanlarda kişiler mükemmel ya da tamamen kötüdür, gerçek kişiler ya da gerçek kişileri yansıtan iyi romanlarda kahramanlar iyi ve kötü yönleriyle vardırlar.
"Kültür Üzerine" adlı kitabında da vardı, mutluluğun yolunun bilgi, sevgi ve üretimden geçtiği. Hoca yaşamdan damıtılmış deneyim, öneri ve tespitleri ile güzel bir kitap yazmış ama bazı çelişki, Türkçe kullanım yanlışları ve önyargılarıyla da ortada.
İşte kitaptan takıldığım yerler:
Sy 48- "Yoksa herkes gibi ben de içinde büyüdüğüm aileyi olağan bir çevre sayıp, onun gökkuşağı etkisinde kalmayabilirdim" diyor Hoca, sanki kendisinden başka herkes ailesini olağan çevre saymış gibi, bu kadar kesinlik hiç de bilimsel değil. Kendi kendine yapılan bu kadar ayrımcılık şık da değil.
Sy 55- "Kentlere yığılan, fakat kentlileşemeyen yani uygarlaşamayan ailelerimiz, hâlâ kadınıyla erkeğiyle, kırsal kültürün, tarım kültürünün, köy kültürünün, yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları." "Yani kısacası erkek egemen feodal kültürün taşıyıcıları", diğer nitelemelerin hepsinden uzun!
Sy 57- "Yoksulluk, çirkinlik, hatta eğitimsizlik ve tembellik bile, bir ailenin sıcak ve sevgi dolu havası içinde aşılabilir" Buradaki çirkinlikten neyi kastettiğini anlayan var mı? Aklıma gelen var ama bir bilim insanına yakıştıramam.
Sy 68- "Ben tüm çevreme karşı uyguladığım, daha doğrusu uygulamaya çalıştığım empati ilkesini tabii ki öncelikle aile içinde, annenize, ağabeyinize ve size karşı uygulamaya çaba gösterdim." Asıl empati aile çevresi dışındakilere uygulanandır, herkes ailesini anlamaya çalışır, asıl olan tanımadığın insana da o sabrı ve özeni göstermek! Öncelik ailede ise empati sempatiyle karışıyor demektir. Sempati duyulmayana da empati, sempatiye dönüşebilir.
Sy 99- "Ne yazık ki hem çok yetenekli olan hem de okumak isteyen pek çok çocuk ve genç, bırakın sağlık hizmetlerinden eşit yararlanmayı yoksulluktan dolayı okula bile devam edememektedir" Buradaki bile kullanımı ve karşılaştırma yanlış veya ters, sağlık olmadan eğitim zaten olmaz. Önce sağlık gelir.
Sy 100- "Böylece toplumun hem ahlak kuralları, hem de hukuk kuralları yozlaşıyor, herkes en yüce değer olan paraya ulaşmak için hakka ve hukuk dışı davranışlara başvurmayı, normal ve meşru kabul ediyor." En yüce değer paraysa neden olmasın!
Sy 105- "Bu satırları okuyan sevgili kızlarım, sizlere renkli, verimli, sıra dışı bir kişilik ve sıradan olmayan mutlu bir yaşam diliyorum; böyle bir kişiliği ve böyle bir yaşamı gerçekleştirecek gücünüz olduğuna inanıyorum" diye yazdıktan sonra hemen ardından "Sadece bu satırları okuyor olmanız bile sıradışılığınızın bir göstergesi değil mi?" demesi için bir insanın en hafif deyimiyle kendini çok sevmesi, yazdıklarına haddinden fazla değer vermesi gerekir..
Sy 109- "Evet, Ebru vejetaryen. Yani et yemiyor. Ama ben bu tavrını hiç de aşırı bir tutum olarak algılamıyorum" derken bile bir aşırılıktan söz ediyor ama asıl bir sayfa sonra "Zaman zaman kendimi yapmaktan alıkoyamadığım aşırılıkları düşündüğüm zaman şöyle bir liste aklıma geliyor: Hiç yalan söylememek (Yalan söylememeyi aşırılık sayan bir hocaya ne denebilir?) ...... hiç et yememek... (Daha bir sayfa önce kızının et yememesini aşırılık saymıyordu oysa, kızına torpil geçiyor herhalde ya da kızcı bir hoca ile karşı karşıyayız)
Sy 111- "Bir felsefe öğretmeni olduğu için, insan psikolojisini çok iyi bilen.." annesinden bahsediyor, bütün anneler güzeldir ve pek çok şeyden anlarlar ama felsefe ile psikoloji arasında zorlama yapmamak lazım derim ben!
Sy 119- "Aşırılığın Azı Karar Çoğu Zarardır" Mektup ya da bölüm başlığı. Aşırılığın azı çoğu mu olur, aşırılık aşırılıktır!
Sy 127- "O zamanlar bir saat evin içinde koşardım." Koşu bandı ile herhalde!
Sy 130- "Zaman zaman sizi koyduğumuz kuralların sıkıcı havasıyla boğdum mu? Sonuca, yani sizin kişiliklerinize baktığımda bu sorunun yanıtını 'hayır' diye vermek olanaklı." Ne yani kızlar boğulmadı ise iyi mi? Kişiliği sadece anne-babanın koyduğu kurallar mı belirliyor?
Sy 136- "Şu anda anlayabildiğim kadarıyla, ikiniz de yepyeni yetenekler ve bilgilerle donatılmış birer genç olarak yurda dönmek ve yaşamınızın geri kalan kısmını Türkiye'ye, sizi yetiştiren ülkeye katkıda bulunarak geçirmek kararındasınız. Hemen, bu kararınıza büyük saygı duyduğumu ve size kavuşacağımız için çok sevinçli olduğumu da belirtmeliyim" diyor hoca. Ne dediğimiz kadar karşı tarafın da ne anladığı önemli. Bu anlamada da dil çok önemli. Türkiye'de "bu kararınıza saygı duyuyorum" diye girerse söze bir insan, aslında istemediği ama kabul ettiği anlamı çıkar. Ama Hocamız istiyor kızlarının ülkeye dönmesini. “Saygı duyuyorum”un yanlış kullanımı. Herhalde sizin bu kararınızdan sonra size saygım arttı demek istiyor.
Sy 158- "Şimdi açıkça itiraf etmeliyim ki, sizler de olağanüstü çocuklardınız." Alın bir yanlış anlatım daha. Bir babanın çocuklarının olağanüstü olduklarını 'itiraf etmesi' çok acıklı bir şey..
Sy 162- Kızlarına "...sevgi insanı yücelten, güzelleştiren, mutlu kılan bir duygudur" diyen baba, "insanları seveceksiniz: Ama karşılıksız seveceksiniz" diye yazdıktan sonra "Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiştir. Çünkü insanoğlu vefasızdır. Çünkü siz insanları severken, onlar size her türlü kötülüğü ve kalleşliği yapacak. Çünkü sevginize aynıyla karşılık beklerseniz mutlaka düş kırıklığıyla karşılaşacaksınız: Hem de hemen bugün, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, ama bir gün mutlaka, hem de çok yakında"" diye yazabilecek kadar kötümser. Bu kadar kötümserliğin yanında sevgi nasıl kalır, şaşılacak şey!
Sy 175- "Fiziksel gücüme güvendiğim için, arkadaşlarla kavga etmiyor, tersine bütün anlaşmazlıklarda özenle kavgadan kaçınıyordum." Fiziksel gücüne güvenip de kavgadan kaçmak, hem hayvan sever olup hem kasap olmaya benziyor!
Sy 179- "Üniversite'den istifaya zorlandığımda da, en yakın arkadaşım, çıkarlarını zedelediğim için bana gazetesinde en ağır hakaretleri ettirdiğinde de, sabah yürüyüşleri ile bu sorunları aştım, bana kötülük yapanları bağışladım." Ama bağışlamamışsınız, hala yazdığınıza göre hocam. Daha ne yapacaktınız?
Sy 181- "Mutluluk harekette, eylemde, devinimde gizlidir" Mutluluğun durağanlıkta olduğu da iddia edilebilir. Keşke bence yazsaymış.. "Ayrıca zihinsel ve bedensel hareketliliğe sahip olan insan, hem evrenin gizini çözmüş, hem de kendisinin mutluluğunu yakalamış insandır" demesi tamamen doğru olsaydı, yürürken düşünen her insan mutlu olurdu!
Sy 185- "Bugün size doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür diyeceğim dünya güzeli kızlarım benim" diyor Emre hoca. Doruğa çıkmanın keyfi değil, doruğa çıkarken alınan keyif diyecekti herhalde, aksi halde kurmak değil işletmek önemlidir sözüne ters bir durum çıkıyor ortaya.
Sy 192- Aslında size, yaşamın tadını çıkarmayı, bu çirkin dünyadaki güzellikleri biraz daha bilinçli yaşamayı öneriyorum yukarıdaki satırlarla" Çirkin dünyanın güzellikleri bana çelişki gibi geldi yine. Çirkinliğin güzelliği mazoşistlere tat verir.
Sy 197- "Annenizin ne düşündüğünü bilemem ama ben, sizin artık evden uçup gitmiş olduğunuz dönemde yazdığım bu mektupta, keşke onları daha fazla dinleyebilseydim, diyorum." Neden eşinizin böyle hayati bir konuda ne düşündüğünü bilmiyorsunuz hocam, bilmelisiniz. Amerika'daki biriyle chatleşen ama yan komşudan haberi olmayan gençler gibisiniz vallahi! Sadece maço erkekler karılarının ne düşündüğünü bilemez! Karısıyla etkili iletişim kuramayan kızlarıyla asla kuramaz.
Sy 197- "Benimle paylaştığınız olayları ve sorunları da bir baba gibi eleştirel gözle değil, bir arkadaş gib onaylayan ve duygusal destek veren bir tutum ve davranış içinde dinlemeye kararlıyım" Ne babalar gördüm arkadaş gibiydi, ne arkadaşlar gördüm eleştireldi! Böyle bir ayrım yapılabilir mi? Bilim adamı demek biraz da kalıpların dışına çıkan değil mi?
Sy 230- "Kelebek gibi bir insanı tanımanın ve onu yaşamanın, ya da kelebek gibi bir ilişkiye sahip olmanın sırrı, ancak güçlü olabilmekten geçiyor". Doğru bile olsa gücü bu kadar güçlendirmek ve güce tapmak yanlış!
Sy 234- "Kelebekleri canlı sevdiği için, kelebek koleksiyoncusu olamayan, ama ikiz kelebekleriyle yaşadığı için, koleksiyonculardan çok daha zengin olan babanız" O zaman daha önce yaprak biriktirerek çevreciliğe ilk adımını attığını söyleyen Emre hocamız, o zaman caniliğe mi başlamış oluyor. Kelebek can da yaprak patlıcan mı!
Sonsöz:
Emre Kongar'ın bu kitabını bazılarının "mektup yazmak entellektüel moda" diye karşılamalarına karşıyım. Gerçekten yukarıda bence yanlış ya da eksik veya çelişkili cümlelerden kat kat fazla yaşam öğütleri içeren "Kızlarıma Mektuplar"da yaşamdan satırbaşlarını verirken hocamız keşke daha çok bence, bana göre demiş olsa, genellemelerden kaçınsaydı. Acaba diye geliyor aklına insanın, Emre Kongar, Fakir Baykurt'un Tırpan romanında Uluğuş Nine'yi idealize etmesi gibi kızlarını mükemmel göstererek romanda gösterilen devrimci tavrı mı sürdürmüş? Okuyun ve kararı siz verin.
TGC'NİN SİTESİNE SALDIRI...
TGC’nin internet sitesi saldırıya uğradı
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin internet sitesine yapılan saldırıda
“Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz” başlıklı bir mesaj bırakıldı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti internet sitesi bilgisayar korsanları tarafından hacklendi. Kendilerini Turkish Ajan Hacker olarak tanımlayan bilgisayar korsanları TGC’nin internet sitesine “Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz” başlıklı bir mesaj bıraktı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:
“Basın özgürlüğü, gazetecilere yönelik baskılar ve etik sorunlarla ilgili 1946 yılından bu yana çalışan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, meslekteki her görüşten tüm gazetecileri kapsayan ve kucaklayan çalışmalarını sürdürmeye kararlıdır. Her türlü tehdit ve hedef gösterme, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ni doğru bildiği yoldan döndürmeye yetmeyecektir.”
Saldırı; TGC’nin Anadolu Ajansı’nın şirket haberlerini ücret karşılığı haberleştirip abonelere servis yapmasının gazetecilik meslek ilkeleriyle bağdaşmadığını açıklamasının ardından yapıldı. Bilgisayar korsanlarının bu saldırıda TGC internet sitesine bıraktıkları mesajın içeriği şöyle:
“Turkish Ajan Hacker Group
Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz. Sosyalist, komünist, ülkeyi hükümeti sevmeyenler var ya, onları sıvazlayanlar var ya, iste onlar bu ülkeden defolup gitsinler, kimseyi bu ülkede zorla tutmuyorlar. Beğenmeyen çeker gider. “Unutmayın bir avuç insansınız” Bizler kim miyiz; İmamın yeşil ordularından bir tanesi. Bizim gibi gecelerini gündüzüne katan o yeşil ordulara selam olsun. Dip Not: Bir kaç iti kral yapmışlar, onlar da kendilerini kral zannediyorlar. Bu alemde kral da biziz yasa da. İmamın Yeşil Orduları”
YARIM ASIR ÖNCESİNİN ÇEYİZ LİSTESİ...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
GÜRCAN ARITÜRK
-------------------------------
56 YIL ÖNCESİNİN "EVLİLİK SÖZLEŞMESİ"
Bundan 56 yıl önce bir genç kızın evlenirken baba evinden götürdükleri tek tek yazılarak kayıt altına alınmış.
Ayşe Nezihe Çamurdan, bundan tam 56 yıl önce, yani 1956 yılında Adana'da evlenirken babası Mustafa Çanga ona verdiği çeyizi tek tek yazarak fiyatlandırmış. Ortaya da bugünlerde evlilik sözleşmesi olarak adlandırılan ve güvensizlik belirtisi sayılan belgenin "atası çıkmış". Ama bu belgenin evlilik sözleşmesinden önemli bir farkı var: Bu belge güvensizlik değil, güven belgesi. Bir babanın evlenen kızına verdiklerini vesikalaması, kalan çocuklara da bir nevi güvence. Hem bu vesika 1950'li yıllarda evlenen birinin çeyiz listesi olması nedeniyle toplumsal yaşam hakkında da ipuçları veriyor. Bugün evlenen bir kız acaba aşağıdaki çeyiz cinslerinden kaç tanesini baba evinden götürür?
10.11.956 tarihinde aşağıda isimleri yazılı şahıslar (3 kişinin imzası var) huzurunda ayrı ayrı toplam tutarı bin 550 lira olan bu eşyaların adetleri ve kıymetleri tahmini olarak şöyle takdir edilmiş:
Cinsi: Halı, seccade halı, büyük döşek, kerevit döşeği, köşe minderi, sırıklı yorgan, yün yorgan, yastık, karyola kırlenti, sedir takımı, sedir yastıkları, sandalye minderi, sırıklı seccade, pencere perdesi, ipek masa örtüsü, ipek yatak örtüsü, 7 takım keten masa takımı, yatak çarşafı, havlu, ipek yatak takımı, bohça, elbise örtüsü, hamam takımı, mevlüt örtüsü, yağlık, 3 takım muhtelif bardak takımı, oyalı tülbent, oyalı ipek mendil, iç çamaşır takımı, ipek gecelik, muhtelif gecelik, naylon masa muşambası, mutfak takım örtüsü, cibinlik, savan, yolluk, şemsiye, bakır kap 1 takım, ipek pijama, erkek çamaşır takımı, giyim eşyası (kadın), porselen takım, çay kahve takımı, iğne oyası oda takımı, tül takım, demor mekik takım, Antep işi oda takımı, organtin takımı, radyo örtüsü, iğne oyası tepsi takımı, iğne oyası çay takımı, tepsi örtüsü iğne işi, iğne işi büfe örtüsü, bardak altı tığ işi, sehpa takımı, ceviz sandık, koltuk masa takımı, halı, perde.
GÜRCAN ARITÜRK
-------------------------------
56 YIL ÖNCESİNİN "EVLİLİK SÖZLEŞMESİ"
Bundan 56 yıl önce bir genç kızın evlenirken baba evinden götürdükleri tek tek yazılarak kayıt altına alınmış.
Ayşe Nezihe Çamurdan, bundan tam 56 yıl önce, yani 1956 yılında Adana'da evlenirken babası Mustafa Çanga ona verdiği çeyizi tek tek yazarak fiyatlandırmış. Ortaya da bugünlerde evlilik sözleşmesi olarak adlandırılan ve güvensizlik belirtisi sayılan belgenin "atası çıkmış". Ama bu belgenin evlilik sözleşmesinden önemli bir farkı var: Bu belge güvensizlik değil, güven belgesi. Bir babanın evlenen kızına verdiklerini vesikalaması, kalan çocuklara da bir nevi güvence. Hem bu vesika 1950'li yıllarda evlenen birinin çeyiz listesi olması nedeniyle toplumsal yaşam hakkında da ipuçları veriyor. Bugün evlenen bir kız acaba aşağıdaki çeyiz cinslerinden kaç tanesini baba evinden götürür?
10.11.956 tarihinde aşağıda isimleri yazılı şahıslar (3 kişinin imzası var) huzurunda ayrı ayrı toplam tutarı bin 550 lira olan bu eşyaların adetleri ve kıymetleri tahmini olarak şöyle takdir edilmiş:
Cinsi: Halı, seccade halı, büyük döşek, kerevit döşeği, köşe minderi, sırıklı yorgan, yün yorgan, yastık, karyola kırlenti, sedir takımı, sedir yastıkları, sandalye minderi, sırıklı seccade, pencere perdesi, ipek masa örtüsü, ipek yatak örtüsü, 7 takım keten masa takımı, yatak çarşafı, havlu, ipek yatak takımı, bohça, elbise örtüsü, hamam takımı, mevlüt örtüsü, yağlık, 3 takım muhtelif bardak takımı, oyalı tülbent, oyalı ipek mendil, iç çamaşır takımı, ipek gecelik, muhtelif gecelik, naylon masa muşambası, mutfak takım örtüsü, cibinlik, savan, yolluk, şemsiye, bakır kap 1 takım, ipek pijama, erkek çamaşır takımı, giyim eşyası (kadın), porselen takım, çay kahve takımı, iğne oyası oda takımı, tül takım, demor mekik takım, Antep işi oda takımı, organtin takımı, radyo örtüsü, iğne oyası tepsi takımı, iğne oyası çay takımı, tepsi örtüsü iğne işi, iğne işi büfe örtüsü, bardak altı tığ işi, sehpa takımı, ceviz sandık, koltuk masa takımı, halı, perde.
13 Eylül 2012 Perşembe
CAN YÜCEL'İN PARÇALANAN MEZARI...
Can Yücel'in kapalı evinin bahçe kapısı...
Can Yücel'in bahçe içindeki evi...

Can Yücel'in kırılan mezarının parçaları...
Datça'da 18 Ağustos'ta kimliği belirlenemeyen kişilerce parçalanan Türk edebiyatının usta şairlerinden Can Yücel'in evi hâlâ kapalı. Kars'ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "ucube" diye nitelendirmesi sonrası yıkılan "insanlık anıtı" heykelini yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından 2000 yılında yapılan Can Yücel'in anıt mezarı, ana rahmindeki bir cenin ve hayata bağlandığı kordonu konu ediyordu. Saldırıda anıt mezarın üzerinde duran ana rahmindeki temsili cenin ve kordon parçalanmıştı. Bu saldırı üzerine şairin eşi Güler Yücel, evi kapattığını açıklamıştı.
Üç gün önce eşimle birlikte Can Yücel'in evinin bulunduğu eski Datça'ya gittik. "Can Evi"nin açılmış olabileceğini umut ederek, evin sokağına girdik. Kapının üzerinde Güler Yücel'in eşine ithafen yazdığı yazısıyla karşılaştık. Sonra bahçe duvarı ve çeperleri arasında bulduğum boşluklardan evi görüntülemeye çalıştım. Evin iç kapısı da kapalıydı. Kapının önünde Can Yücel'in ve eşinin oturduğu iki adet sandalyeyi, bahçeye getirilip konan kırılan mezar parçalarının fotoğrafını çekip ayrıldık...
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
Can Yücel'in bahçe içindeki evi...
Can Yücel'in kırılan mezarının parçaları...
Üç gün önce eşimle birlikte Can Yücel'in evinin bulunduğu eski Datça'ya gittik. "Can Evi"nin açılmış olabileceğini umut ederek, evin sokağına girdik. Kapının üzerinde Güler Yücel'in eşine ithafen yazdığı yazısıyla karşılaştık. Sonra bahçe duvarı ve çeperleri arasında bulduğum boşluklardan evi görüntülemeye çalıştım. Evin iç kapısı da kapalıydı. Kapının önünde Can Yücel'in ve eşinin oturduğu iki adet sandalyeyi, bahçeye getirilip konan kırılan mezar parçalarının fotoğrafını çekip ayrıldık...
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
DATÇA'DA ŞİMDİ BADEM KIRMA ZAMANI...
Palamutbükü, Ovabükü, Mesudiye gibi koyları, Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi'nin yanı sıra bademiyle de ünlü olan Datça'da şimdi badem kırma zamanı... Datça'nın Yakaköy'ünde yaşlı bir kadın ve diğer aile üyeleri, evlerinin bahçesinde yeni mahsül badem çekirdeklerini kırarken görülüyor. (Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
5 Eylül 2012 Çarşamba
2 Eylül 2012 Pazar
FANATİK FENERLİ HAKAN TRAFİK KAZASI GEÇİRDİ..
Bu Pazar
Kartal’da engelli arabasıyla (1 Eylül Cumartesi günü) kuzeninin nikâhına
giderken, kapısı açık bir minibüsün çarpmasıyla yere düşen ve ayak bileğinde iki
kırıkla kazayı ucuz atlatan akrabam Hakan Boyoğlu’nu Rahmanlar’daki evinde ziyarete
gittim.
Trafik kazası geçiren Hakan Boyoğlu
Kartal’a gitmek
için evden yine öğleden sonra ayrıldım. Metrobüsle Uzunçayır durağına kadar
gittim. Burada Rahmanlar’dan geçen ve Kartal’a giden 21/A İETT otobüsüne
bindim. Hakan’ların benim daha önce gittiğim adresteki daireden başka bir yere
taşındıklarını öğrenmiştim, ama yeni evlerine hiç gitmemiştim.
Otobüsten
indikten sonra cep telefonuyla bir süre önce kalp krizi geçirerek Koşuyolu Kalp
Hastanesi’ne kaldırılan ve birkaç gün önce taburcu edilen Hakan’ın babasını (Mahmut) aradım. Oturdukları sokağı ve binayı tarif etti. Rahmanlar’da geçtiğim sokaklar
çok ferahtı. Binalar insanların üstüne üstüne gelmiyordu.
El emeği göz nuru işi satıcı tezgahları...
Apartmana
yaklaştığımda babası pencereden bana el salladı. Apartmanın kapısından içeri
girip asansöre yöneldiğimde, yıllar öncesine gittim. Sanırım bir bayramdı, ailece
Hakan’ları ziyarete gitmiştik. Asansöre bindik, daha bir kat çıkmadan dört
kişilik aile arızalanan asansörün içinde kaldık. O zaman çok küçük olan
kızlarım çok korkmuşlardı, bugün o kötü anımızı anımsadım. Aradan çok yıllar
geçtiği için korku hissetmeden asansöre bindim; dördüncü katın düğmesine
bastım…
Kartal sahili ve çocuklar...
Daireye
girdiğimde benden başka ziyaretçileri yoktu; Hakan’la bolca sohbet ettik. Hakan
kaza sonrası olayın şokundan olsa gerek minibüs şoförüne bir şeyinin olmadığını
söylüyor, minibüs şoförü de gaza basıp gidiyor. Bir müddet sonra şiddetli ağrı
hissedince çevredeki vatandaşlar tarafından Hakan yakın olan devlet hastanesine
kaldırılıyor. Polis ifadesinde de minibüs şoförüne bir zarar gelmemesi için:
- Ben ters
yoldan ilerliyordum, minibüsün açık kapısı bana çarptı!, diye ifade veriyor.
Hakan koyu bir
Fenerbahçeli… Fenerbahçe’de top koşturmuş bütün ünlü futbolcuların hemen
hepsiyle fotoğrafları var. Takımının İstanbul’daki hiçbir maçını kaçırmaz.
Unutuyordum, sadece Hakan fanatik değil annesi (Meliha)-babası da öyle; ailece
Fenerliler… Annesi de Fener’in hiçbir maçını Hakan’a eşlik ettiği için
kaçırmaz…
Kayalıklar ve açıkta demir atan gemiler...
Kendimin de
eski bir Fenerbahçeli olduğumu söyleyince üzüldüler… İknaya çalıştılar, ama
başaramadılar. Çaylarımızı içerken, Hakan’ın ünlü Fenerbahçeli futbolcularla çektirdiği
fotoğrafları birlikte gözden geçirdik. Sonra annesine (Meliha) pozlar verdik. Ben de onların fotoğrafını çekiyordum ki, kapı zili çaldı. İlk
konukları Hakan’ın iki teyzesi ve kızları idi. İkinci zilin ardından gelenler
ise halası, kocası ve çocuklarıydı. Onların ardından büyük teyzesinin kızı ve
kocası kapıdan içeri girdi. Kalkıp gitmeye yeltendim, “Olmaz… Daha yeni
geldin…” deyip oturttular. Oysa yeni değildi, bir saatten fazla olmuştu. Derken
kapı zili bir daha çaldı, bu kez kapıdan içeri girenlerin hiç birini
tanımıyordum; “Hadi bana eyvallah” deyip, Hakan’la ve ailesiyle vedalaşıp apartmandan
çıktım.
Ara sokaklardan
yürüyerek Toprak Yol’a vardım. Toprak Yol’dan Kartal Meydanı’na doğru yürüdüm.
Tren alt geçidinin altından meydana çıktım. Hemşerilerin ve akrabaların bol
olduğu Kartal’da hiç kimseye rastlamadım. Birkaç tur attım. Ortaköy, Kadıköy,
Bakırköy’de olduğu gibi meydanda çoğunluk kadınlardan oluşan insanlar, el işi
göz nuru bir şeyler satıyorlardı. Meydanı biraz bakımsız buldum. Sonra sahile
yöneldim.
Sahilde bir
ara denize değil de 1980’li yıllara dalıp gittim. İki yıl kadar hem acı, hem
hüzün, hem de mutluluk yaşadığım Rahmanlar’daki bir diğer akrabamın evinde
geçirdiğim günler bir film şeridi gibi gözümün önünde akıp gitti… Sanki o
yaşadıklarım bir rüyaydı ve de hiç yaşanmamıştı. Filmlerde öğle değil miydi? Bazılarının
senaryosu iyi yazılıyor, bazılarının kötü… Filmlerin çoğunda iyiler
kazanıyordu, ama gerçek hayatta bizim ülkemizde iyilerin kazandığına hiç şahit
olmadım, olan varsa bana da anlatsın…
Neyzen Tevfik heykelindeki yazıyı okuyan bir adam...
Rüyadan erken
çıktım; çay bahçelerinin arasından geçtim. İkinci alt geçitten geçtim. Neyzen Tevfik’in heykeli ile bir kez daha (birkaç
ay önce bir akşam heykelin fotoğrafını çekmiştim) karşılaştım. Bir adam
heykelin altında yazan yazıyı okuyordu, dikkatimi çekti; deklanşöre bir kez daha
dokundum. Durağa geçtim, yine homurtulu bir şekilde Kartal-Kadıköy hattında
çalışan eski bir otobüse bindim. Camdan sağa sola bakındım; hemen hemen bütün
ilçelerde yükselen gökdelenlere rastlamadım. Belki de göremedim, ancak bu durum
beni sevindirdi.
(Yazı ve
Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
1 Eylül 2012 Cumartesi
TUTUKLU GAZETE'NİN 3. SAYISI...
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısı ülke ve dünya barışına katkı
için bugün çıktı. “Barış için bedel ödüyoruz” manşetiyle yayımlananan gazete, Aydınlık, BirGün, Cumhuriyet,
Evrensel ve Yurt gazetelerinin "ücretsiz eki" olarak yurt
çapında tüm bayilerde dağıtıldı.
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısında toplam 87 gazetecinin 85 yazısı yer aldı. Ceza evindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan 5 gazetecinin yanı sıra dışarıdaki 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi de Tutuklu Gazete için yazı yazdı. Ayrıca dışarıdaki 6 karikatürist ile cezaevindeki iki tutuklunun da karikatürleri yayımlandı. Böylece Tutuklu Gazete, ilk kez 95 eser sahibinin yazı ve karikatürleriyle hazırlandı.
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısında toplam 87 gazetecinin 85 yazısı yer aldı. Ceza evindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan 5 gazetecinin yanı sıra dışarıdaki 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi de Tutuklu Gazete için yazı yazdı. Ayrıca dışarıdaki 6 karikatürist ile cezaevindeki iki tutuklunun da karikatürleri yayımlandı. Böylece Tutuklu Gazete, ilk kez 95 eser sahibinin yazı ve karikatürleriyle hazırlandı.
31 Ağustos 2012 Cuma
BİZİM KEDİLER BÜYÜYOR...
Merter'de oturduğum apartmanın çıkıntısının altında altı yavru doğuran kedi, apartman sakinleri ve çevre esnafın sayesinde hiç birini kaybetmeden büyütmenin mutluluğunu yaşıyor...
(Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
30 Ağustos 2012 Perşembe
HAYDİ BALIĞA...
Sarıyer'de balıkçılar ağlarını onarıyor...
1 Eylül
Cumartesi günü balık avlama yasağı kalkıyor. Yasağın kalkacak olması nedeniyle
tekne balıkçıları teknelerini ve ağlarını hummalı bir şekilde bakımdan
geçiriyor. Balıkçılar, bu yıl balığın bol olacağından umutlu olduklarını, ancak
“gırgırcılar” ve “ağcıların” aç gözlülüklerinden endişe duyduklarını dile
getirdiler.
Cenk Varlık müşterilerine olta seçiyor...
Bu arada
çinekop ve palamut mevsiminin başlaması nedeniyle olta balıkçıları da
heyecanlı… Oltacılar eksiklerini gidermek için balık malzemeleri satan
dükkânlara koşuyor. Beşiktaş’ta
olta ve kamp malzemeleri satan Cenk Varlık, olta balıkçılığını genelde emekli
vatandaşlarla zamanı bol olan insanların yaptığını belirtti.
Cenk Varlık,
vatandaşların olta dükkânlarına bu günlerde akın etmesinin nedenini şöyle açıkladı:
“İstavrit 15
gündür düşüşe geçti. Şimdi Çinekop mevsimi başlıyor. Bir de palamut da çıkmaya
başladı. Bir aksilik olmazsa balık bolluğu yılsonuna kadar devam eder. Kar
yağınca kesilir, balık dibe kaçar. O yüzden vatandaşlar da balık bolluğundan
nasiplenmek istiyor.”
Varlık, beş-altı sene önce müşterilerinin daha
sağlıklı ve daha dayanıklı olduğu için Kore ve Japonya malzemelerini aldıklarını,
şimdi ise daha ucuz olan Çin mallarını tercih ettiklerini sözlerine ekledi.
Rumeli Kavağı'nda 1 Eylül hazırlığı yapan tekneler...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
29 Ağustos 2012 Çarşamba
ESKİ KOMŞULAR CEMİYET'TE BULUŞTU...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Basınköy'deki gazeteciler sitesinde uzun yıllar komşuluk yapan gazeteci-tarihçi-araştırmacı Orhan Koloğlu ile Hayat Mecmuası eski yazı işleri müdürü-karikatürist-ressam Hikmet Andaç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nde (TGC) buluştular...
BASINKÖY’ÜN BASILMASI…
Orhan Koloğlu
ve Hikmet Andaç, Basınköy’de oturan bütün gazetecilerin evlerinin 12 Mart’ta
nasıl arandığını anlattılar.
Orhan Koloğlu:
“12 Mart’ta
Basınköy’deki evimizi basıyorlar. Ben o zaman yurt dışındaydım. Hem de Türkiye’nin
basın ataşesiydim. Annem evdeydi. Anneme; ‘Bütün solcu kitapları getir teslim
et’ demişler. Annem yaşlı bir kadın, şaşırmış: ‘Ben anlamam’ deyip kenara çekilmiş.
Eve baskına
gelen askerlerin başında bir teğmen varmış, askerler evi aramışlar, ama bir şey
bulamamışlar. Çünkü çoğu yabancı dilde kitaplarımdı… Sonra çekip gitmişler, ama
annem çok korkmuş, gitmiş bir kadın gazeteci arkadaşımızı çağırıp eve getirmiş,
‘Şu sol içerikli kitapları ayıkla’ demiş.
Bu gazeteci
arkadaşımızda ayıklamış, ayıkladıklarını sobaya koymuşlar, sonra da yakmışlar.
Ben yurt dışından döndükten sonra Ankara’da “Hilton”da ağırladılar.
Hikmet Andaç:
O baskında ben de eşim de evde yoktuk. Yalnız bütün
gazetecilerin evlerinin tek tek arandığını biliyorum…
(Yazı ve Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
26 Ağustos 2012 Pazar
KADIKÖY-KARTAL METROSUNDAKİ KOKU!..
Bu pazar (26 Ağustos) Kartal-Koşuyolu Kalp Hastanesi'nde yatan bir yakınımı ziyaret için Kozyatağı'ndan, Kadıköy-Kartal arasında 17 Ağustos'tan beri çalışan metroya bindim. Yürüyen merdivenleri iner inmez bir koku hissettim. Tanıdık bir kokuydu...
Dönüşte Kartal istasyonunda bindiğim metroda aynı koku yine vardı; ama Kozyatağı'ndaki kadar hissetmedim. Sanırım burnum biraz alıştı. Gübre kokusunu andıran kokuyu benim gibi hisseden bazı yolcular; "Bu ne kokusu? Bööö..." diye tepki gösterirken, çoğunluk tepki vermiyordu. Kokunun yeni vagonlardan kaynaklandığını düşünüyorum, umarım yetkililer en kısa zamanda bir çaresini bulurlar.
Ha unutuyordum; yolcular inerken metro vagonlarının dışını fotoğraflarken, güvenlik görevlisi fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi. Herkesin elinde bir cep telefonuyla görüntü aldığı bir zamanda metroda fotoğraf çekmenin neden yasak olduğunu çözemedim...
(Yazı ve Fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
25 Ağustos 2012 Cumartesi
ÜÇÜ DIŞINDA HEPSİ ÖLDÜ...
Bahasor Köyü'nde emanet bir fotoğraf makinesiyle çektiğim ilk fotoğrafım...
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Sultanahmet Ticaret Lisesi’nde
okurken, 1974 yılının Haziran ayı sonlarına doğru Erzincan’ın Refahiye kazası
Bahasor köyüne, yani doğduğum köye gittim. O yıl babaannemin köyü olan
Pusans’ta akrabaların bir düğünü vardı. Köyden kente gelin götürülecekti. 10-15
evin bulunduğu köyde düğün üç gün üç gece sürdü.
Üç gün boyunca akşamları tam bir şenlik havası içinde geçti. Önce kız evinin
yakınındaki harmanda yakılan ateşin etrafında doyasıya halaylar çekildi.
Ardından bir odası “meyhane”ye çevrilen köylülerin evlerine misafirler pay
edildi. İstanbul, çevre köy ve ilçeden gelen misafirleri ev sahipleri kusursuz
ağırlamak için adeta çırpınıyordu. Çünkü sonraki günlerde misafiri en iyi
ağırlayan kişi ve evi günlerce konuşuluyor:
- Helâl olsun adama,
misafirlerini en iyi Afilli ve Adanalı Memet ağırladı! diye o kişi ve ev halkı
hakkında övgüyle söz ediliyor; bu övgü de o ev sahibi için yetiyordu…
Hatta sonraki düğünlerde en iyi
ağırlayan ev tercih edileceğinden, ev sahipleri misafir ağırlamakta adeta
yarışıyor; üç gün üç gece neredeyse kirpiklerini yummuyorlardı.
Oğluna gelin götürecek düğün sahibi İstanbul’da bakkaldı. O yıllar bakkal
dükkânı olan bir kişi zengin sayılırdı. O yüzden rakı da yemek de bolcaydı.
Ertesi gün kimin çok içtiği, kimin sarhoş olduğu ve olmadığı tartışma konusu
olur:
- Helâl olsun Çaho Cemal’e neredeyse bir büyük bitirdi, adama hiçbir şey
olmadı, diye övülüyordu.
Unutuyordum, davulcu-zurnacı da
önemliydi. Zurnacı civar köylerin en iyi zurnacılarındandı; adı “Zurnacı
Sebo”ydu…
Düğünün son günü gelin anne evinden çıkarılıp ata bindirildiğinde:
- Sebo hele şu zurnanı
çıkar, kız anasını bir ağlat! dediklerinde, Zurnacı Sebo bütün hünerlerini
sergiledi. Sol eli sabit dururken, sağ elinin parmaklarını zurnanın ağzına
yakın kısmından başlatarak bütün deliklerine bir çırpıda dokunup ucuna kadar
kaydırıyor, tekrar başa dönüyordu. Bu hareketleri yaparken, avurtları da bir
şişip bir iniyordu. Sebo, zurnayı öttürmek için var gücüyle üflüyor; ağzında
biriken sular zurnanın ön deliğinde annenin kızı için akıttığı gözyaşları gibi
yere damlıyordu.
Davulcu Çılto da
zurnacıdan geri kalmıyordu; davulunu patlatırcasına çalıyordu. Çünkü bir
düğünde zurnacı kadar davulcusu da önemliydi. Bir birlerini tamamlamaları
gerekiyordu. O yüzden davulcu Çılto da Zurnacı Sebo’dan geri kalmıyordu.
Üç gün üç gece sonunda düğün alayı İstanbul’a uğurlandıktan sonra ben de kızın
babası “Değirmenci Hüseyin”le Erzincan’a geçtim. Oradan Germili köyüne… Burada
akrabalarımızın yanında birkaç gün kaldıktan sonra tekrar kendi köyüme döndüm.
Köyümde İstanbul’dan bir arkadaşımdan emanet olarak aldığım üstten bakmalı
(sanırım Leica marka idi) fotoğraf makinesi ile fotoğraflar çektim. İlk defa
fotoğraf çekiyordum. Arkadaşımın bana anlattıklarını uygulamaya çalışıyordum.
Çektiğim fotoğraf karelerinden en çok beğendiğim ve elimde kalan yukarıdaki
fotoğraf.
O fotoğraf karesinde köydeki komşularımızın arasında babaannem
Fidan da (oturan sağdaki) bulunuyordu. O fotoğraf karesinde dedem Dursun yok;
ama niye yok onu şimdi hatırlamıyorum. Neticede o fotoğraf karesinde yer
alan 10 kişiden yedisi şimdi yaşamıyor…
Yaşayanlardan birisi o sıralar 2-3 yaşlarında
olan ve yerde dedesi Rıza’nın kucağında olan Ercan ile babası Özcan. Bir diğeri
de Özcan ile ele tutuşan arka sırada sağdan üçüncü kişi İmdat…
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
EMİRGAN VE BOĞAZ'DA BİR GÜN...
Bugün (25
Ağustos Cumartesi) apartmanda tam bir sessizlik hakimdi. Yazmak ve dinlenmek için
müthiş bir fırsattı, ama hava çok güzeldi; adeta insanı dışarı davet ediyordu.
Davete hayır diyemedim saat 13.00’ü biraz geçe evden çıktım.
Çok zaman apartmandan
çıkarken eski mahalleye doğru, yani sağa doğru ayaklarım çekerken, bugün o yöne
istekli değillerdi sola çektiler. Ben de onlara uydum; nereye isterlerse
götürsünler dedim. Önce metrobüse doğru giderken, ani bir kararla tramvaya
dönüş yaptılar. Beynimde onlara uydu. Tekstil dükkân ve mağazalarının önünden
geçerek tramvay durağına vardım.
Gelen tramvay
kalabalıktı, ama ben boşunu beklemedim bindim. Çapa durağında oturacak bir yer
buldum. Kabataş’ta Sarıyer istikametine giden İETT otobüsleri durağına geçtim.
İlk gelen ve oturacak yerleri bulunan bir otobüse atladım. Otobüsün üzerinde
“Atışpoligonu” yazıyordu. İstinye tarafına gittiğini tahmin ettim. Gittiği yere
kadar gitmeye karar verdim, ancak Emirgan’ın üst kapısına yakın bir yerde geçtiğini
fark edince otobüsün iniş düğmesine bastım ve indim.
Emirgan’ın
üst giriş kapısından içeri girmemle bir sürü gelin-damatla karşılaşmam bir
oldu. Daha önce geldiğimde de dikkatimi çekmişti, ama bu kadar fazla
gelin-damat ve onlara pozlar verdiren fotoğrafçılarla karşılaşmamıştım. Başta
belirtmedim, bugün hiçbir şekilde fotoğraf çekmemeye kararlıydım. Bu
kararlılığımı uzunca bir süre korudum. Ancak Emirgan’ın çıkışına yakın bir
yerde Boğaz ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü beni yine büyüledi. Dayanamadım
çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım; çekmeye başladım.
Emirgan’ın
alt çıkış kapısında belediyenin yeni bir düzenleme çalışması vardı. Parkta kuruyan
bir ağaç vardı, ağaca dokunmadan çalışma yapmışlardı. Bir kare kuruyan ağaçtan
çektim. Emirgan İETT durağından karşıya geçtim, yüzen çocukların, sahildeki
insanların, Boğaz’dan geçen dev tankerlerin fotoğraflarını çektim. Durağa
döndüm; otobüs beklemeye başladım. Dikkatimi Mercedes otomobilinden inen
şoförünün arabaya itmeye çalışması çekti. İstinye tarafından gelen İzmir plakalı otomobile adamın gücü yetmiyordu; yardım istemesine gerek kalmadan
gönüllü yurttaşlar arkadan itmeye başladı. Şoförü de tekrar şoför koltuğuna
oturdu. Bu görüntü bana Ajda Pekkan’ın 1975’li yıllarda seslendirdiği “Aman
Petrol Canım Petrol” şarkısının klibini anımsattı.
Trafik her
zaman olduğu gibi Arnavutköy-Ortaköy istikametine doğru yoğundu. Bir müddet
sonra Taksim-Sarıyer hattında çalışan bir halk otobüsü geldi; bindim. Otobüsün
içinde gözüme boş olan cam kenarını kestirdim ve oturdum. Oturdum ama yerimden
duramıyorum, her gördüğüm ilginç şeyin fotoğrafını çekmek için bir oturuyorum
kalkıyorum. Fotoğraf çekerken de bazen önümdeki kişinin kafasına kolum değiyor,
iki de bir özür dilemek zorunda kalıyorum.
Ortaköy’e
kadar yoğun olan trafik buradan sonra biraz rahattı. Bir ara Ortaköy'de inmeyi düşündüm; sonra vazgeçtim. Taksim’de evimin yakınında
geçen otobüsü beş on dakika bekledim. Otobüsüm geldi, yine cam kenarında
oturarak evime vardım.
(Yazı ve fotoğraflar: Süleyman Boyoğlu)
24 Ağustos 2012 Cuma
23 Ağustos 2012 Perşembe
TGC'DEN LANETLEME...
TGC: Gaziantep’teki hain
saldırıyı lanetliyoruz
saldırıyı lanetliyoruz
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, Ramazan Bayramı’nın ikinci gününde Gaziantep’te sivilleri hedef alan hain saldırıyı lanetledi.
9 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, 57 vatandaşımızın yaralandığı saldırının barış ve demokrasiye de zarar verdiğine dikkat çeken Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun açıklaması şöyle:
“Teröre ve şiddete karşı her zamankinden daha fazla dayanışmaya ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşıyoruz. Barışın ve kardeşliğin ön planda olması gereken bayramın ikinci gününde gerçekleşen Gaziantep’teki hain saldırıyı lanetliyoruz. Kaybettiğimiz vatandaşların ailelerine baş sağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Özgürlüğün, barışın ve demokrasinin egemen olduğu, kardeş kavgasının olmadığı bir Türkiye hayalini gerçekleştirmek için toplumun tüm kesimlerinin daha fazla çaba göstermesini bekliyor, bu hain saldırıyı kınıyor, aynı acıların yeniden yaşanmamasını umut ediyoruz.”
“Teröre ve şiddete karşı her zamankinden daha fazla dayanışmaya ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşıyoruz. Barışın ve kardeşliğin ön planda olması gereken bayramın ikinci gününde gerçekleşen Gaziantep’teki hain saldırıyı lanetliyoruz. Kaybettiğimiz vatandaşların ailelerine baş sağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz. Özgürlüğün, barışın ve demokrasinin egemen olduğu, kardeş kavgasının olmadığı bir Türkiye hayalini gerçekleştirmek için toplumun tüm kesimlerinin daha fazla çaba göstermesini bekliyor, bu hain saldırıyı kınıyor, aynı acıların yeniden yaşanmamasını umut ediyoruz.”
22 Ağustos 2012 Çarşamba
TGC LOKALİ'NDE YANGIN...
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Lokali'nde bugün (22 Ağustos Çarşamba) saat 15.45 sıralarında yangın çıktı. Lokalin mutfağında elektrik kontağından çıktığı sanılan yangın, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye ekiplerince büyümeden söndürüldü.
(Fotoğraf: Süleyman Boyoğlu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






.jpg)

